Yiğit Şardan: “Bütün gün sürecek toplantı yarım saat sürdü, Martin’le kavga ettik”

Güzel Sanatlar Yönetim Kurulu Başkanı Yiğit Şardan ile Sir Martin Sorrell hakkında konuştuk. Martin Sorrell’in pek bilinmeyen yönlerini ve gerçekleşemeyen iş birliğinden neden pişman olmadığını anlattı.

Campaign Türkiye Sizin hayatınızda Martin Sorrell’in nasıl bir yeri vardı?

Yiğit Şardan Saatchi & Saatchi’yle ilk ilişkiye girdiğimde Martin Sorrell henüz Saatchi & Saatchi’de finans direktörüydü. Sonra “Ben bu Saatchi Brothers için bu anlaşmaları yapacağıma kendim için yapayım, neden yapmayayım ki?” dedi. Finansçı olarak çıktı ve reklam sektöründe dünyanın en büyük şirketler grubunu kurdu. O yönüyle kendisine son 30-40-50 senenin en başarılı reklam iş adamı demek lazım. Reklamcısı diyemeyeceğim çünkü hiçbir zaman reklamcı olmadı. Öyle bir iddiada da olmadı, reklam iş adamı oldu. Onun verdiği haklı bir kendini beğenmişlik, “Her şeyi en iyi ben bilirim” tavrı vardı Martin Sorrell’de. İngiltere’de bir şirketin finans direktörüyken dünyada bu sektörün en büyük şirketler grubunun patronu oluyorsun ve yıllarca da yönetiyorsun.

Bir defasında bana “Ben British Airways’in bir numaralı müşterisiyim” demişti. British Airways bazı durumlarda, geciktiği zaman Martin için uçağı bekletirmiş.

Yiğit Şardan, Güzel Sanatlar Yönetim Kurulu Başkanı

Martin’le masaya ilk oturduğumuzda onun Türkiye’de yaklaşık 20 tane şirketi vardı. Bizim grubun da 10 tane şirketi vardı. Bunların hepsini birleştirelim, WPP Turkey adı altında tek bir şirkete dönüştürelim dedik. %60-%40 gibi bir ortaklık olacaktı, şirketin tepe yöneticisi ben olacaktım. Bir otelde yer ayırttılar, şimdi onun yerini alan iki kişiden bir tanesi olan Andrew’yla geldiler. Bütün gün sürecek ve işin çerçevesini belirleyeceğimiz toplantı yarım saat sürdü. Yarım saat sonra biz kavga ettik Martin’le. Çünkü ben fark ettim ki Martin, ortak değil, müdür arıyor kendisine. En basit şeyde, daha birinci maddede takıldık. Sen bu sektörde benimle neden ortak oluyorsun? Bu piyasayı, bu pazarı iyi bildiğim için ve başarılı bir şirketler grubu kurabilmiş olduğum için. Ama sen bana bir yetki vermiyorsan, bu beni rahatsız eder, ben bu şekilde bir ortaklığa giremem. Andrew lafa girdi, “Tamam işte, Martin patron” dedi. Ben de dedim ki “Martin senin patronun, benim patronum değil. Bu toplantı benim için bitmiştir.” Toplantının yarım saat sonrasında oteli terk ettik. Sonra bir daha denedik ama o da ciddi bir deneme değildi.

Ama Martin şöyle enteresan bir adamdı. Eminim herkes onunla ilgili bunu anlatıyordur, Martin’e bir şey yazardım, adam dünyanın neresinde olursa olsun, eğer uyumuyorsa, en geç bir saat içinde cevap yazardı. Genelde 3-4 kelimelik cevaplardı ama hemen yanıt veriyordu.

Sonra bunun bilfiil nasıl olduğunu gördüm. Bir pazar günü Londra’da sevgilimle yemek yiyoruz, o da hemen iki masa ilerimde karısıyla yemek yiyor. Adam bütün yemek boyunca karısının yüzüne toplasan üç kere baktı. Bir tarafta karısı konuşuyor, bir tarafta elinde cep telefonu. Muhtemelen bütün bir pazar günü öğle yemeğinde az önce bahsettiğim gibi dünyanın farklı yerlerinden gelen mail’lere cevap yazdı adam. Tek hayatı o iş ve şirketler grubuydu yani. Bence hiçbir özel hayatı yoktu.

Bir defasında bana “Ben British Airways’in bir numaralı müşterisiyim” demişti. British Airways bazı durumlarda, geciktiği zaman Martin için uçağı bekletirmiş. Çünkü böyle bir şirketler grubunun sahibi ama hiç özel uçak almamış, her yere British Airways’le uçuyor. Örneğin üç gün üst üste bir şeyle ilgili yazışma içinde olursan, bir gün Atlanta’dan, ertesi gün Güney Afrika’dan, ondan sonraki gün Çin’den yazar. Yani adamı takip edemiyorsun. Bunu yaptığı zaman da altmışlı yaşlarını çoktan geçmişti. Çok çalışkandı. Gerçekten sahibi olduğu, aynı zamanda yöneticisi olduğu bu şirkete büyük bir bağlılıkla çalışan bir adamdı. Ve dediğim gibi, haklı sebeplere dayalı olabilir ama patron kibri çok vardı. Dolayısıyla hiçbir zaman Martin’le ortak bir iş yapamadık. Benim Martin’le tüm tecrübem ve tanışıklığım bu kadar.

Campaign Türkiye Şimdi böyle bir durum söz konusu olsaydı, şirketi satmış ya da onunla ortaklık yapmış olmayı tercih eder miydiniz?

Yiğit Şardan Reklam sektörünün ve medya şirketlerinin daha ciddi kârlar üretebildiği dönemlerde satmış olsaydım, şirketlerimi daha değerli bir noktada satmış olurdum. Reklamcılığın daha iyi bir döneminde şirketlerimi ve varlıklarımı değerlendirmiş olurdum. Pişmanlıksa ancak öyle bir pişmanlığım olabilir. Çünkü bugün artık sektörde kâr kalmadı. Hiçbir şirket dişe dokunur bir para kazanmıyor. Ama diğer yandan, bugün şirketlerimi çok değerlenen başka bir tarafında, yapım tarafında çok çok ucuza satmış olurdum ve hiçbir işim gücüm olmazdı, genç yaşta kendimi tümüyle emekliye ayırmış olurdum. Onu da ister miyim, bilmiyorum.

İki oğlum da özellikle yapım tarafında benimle aynı meslek koluna girmek istiyor. Onlara bir tezgah bırakmış olacağım. Ve bu tezgah şu anda sadece Türkiye’de değil, dünyada da çok iş yapan ve her geçen gün de vizyonunu, çapını, etki alanını büyüten bir sektörde. Benim şirketim bu sektörde çok önemli bir oyuncu. Onlara böyle bir iş bırakmış olmaktan dolayı mutluyum. Bir insan çocuklarına sadece para verdiği zaman, kazanmayı bilmeyen çocukların o parayı tutması bile çok zordur. Kaybettikleri zaman bir daha kazanma refleksi de gösteremezler, 40 yaşından sonra aç kalırlar. Ama şimdi tezgaha sahip çıkıp o tezgahı büyütmek için çaba sarfederlerse, arada tökezleseler de tekrar ayağa kalkabilme refleksini, enerjisini, gücünü bulabilirler kendilerinde. O yüzden de baktığım zaman bu konuda aslında pişmanlığım yok.

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye’nin 77. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.