“Yaratıcılığın düşmanı korku”

Son yıllarda yönetmenliğini yaptığı filmlerle ve zaman zaman da oyunculuğuyla dikkatleri çekse de 500’den fazla reklam filmine imza atan Ezel Akay ile reklam sektörünü konuştuk.

Neredesin Firuze’yle hafızamda yer edinen Ezel Akay ile bu röportajda bir araya gelmem tam bir tesadüf oldu. Ekip arkadaşımız Akın Arslan’ın son anda katılması gereken bir toplantı beni elimde önceden Akın tarafından hazırlanan sorularla sadece sinemada değil reklam sektöründe de birbirinden ünlü filmlerin yapımında bulunan yönetmenle karşı karşıya getirdi. Bir taraftan sinemada hayranlıkla izlediğim bir taraftan da 1990’larda yönetmenliğini yaptığı ve iz bırakmış reklamlarla hafızamda yer edinen yönetmene sorularımızı sorduk.

Sohbetimiz sırasında en çok üzerine durduğu ve belki de sadece sektöre değil hepimize ilham olabilecek en önemli konulardan biri de yaratmaktan korkmak/cesaret edememek üzerine oldu:

“Yaratıcı bir senaryonun, yönetmenler için bazen senaryonun kazanacağı paralardan daha fazla değeri var. Aksi takdirde hayat çok sıkıcı. Sıkılmaktan korkuyoruz daha çok.”

Aynı zamanda sinemayla uğraşan reklam yönetmenlerinde “reklam işini mecburiyetten yapıyorum” gibi bir tavır var. Siz buna nasıl bakıyorsunuz?

Burada da olduğu gibi bütün dünyada reklam filmi çeken sinema yönetmenleri ve sinema filmi çeken reklam yönetmenleri var. İkincisi daha popüler tabii ve fazla da başarılı örneği yok ama reklam sektöründen gelen çok başarılı film yönetmenleri var. Ben yeryüzünde bütünüyle işine aşık ve hiç sinemayla ilgilenmeyen bir reklam yönetmeni tanımıyorum. “Bu sanatın atası sinema, bunlar da onun çeşitlemeleri” diye bakıyor birçok insan. Ancak reklam filmi yönetmenliği çok özel birtakım yetenekler, karakter özellikleri ve özel stratejiler gerektiriyor. Bu stratejilerin ve karakter özelliklerinin hiçbiri final ürünle ilgili değil, hep sunumlarla ilgili. Bu sunumları yapabilmek için karakterinizin farklı olması gerekiyor, ikna üslubunun sizde bir gelenek haline gelmiş olması gerekiyor. Ismarlama bir iş olduğu için sürekli hesap vermeniz gerekiyor. Önce yapımcına, sonra ajansa ve kreatif direktöre, sonra da müşteriye sürekli hesap verme, onları ikna etme, inandırma; gelen talep üzerine fikrinden vazgeçme gibi bir sinema filmi yönetmeninin kolay kolay yapmayacağı şeylere sahip olmanız gerekiyor. Reklamcılık, bütünüyle bir ikna operasyonu. Yani iletişim pazarlaması prensipte iknaya dayanıyor. Bizim sektörde bu sıfırdan başlıyor. Yani önce yönetmen iyi bir film çekebileceğine kendini ikna ediyor. Sonra bütçeye uygun bir film haline getirebileceğine yapımcısını ikna ediyor. Sonra ikisi birlikte ajansın karşısına çıkıyorlar ve hem kreatif direktör yönetmeni hem de yönetmen kreatif direktörü ikna ederek ve çoğunlukla birbirlerine ilham vererek bir yere geliyorlar. Sonra hep birlikte müşteri ikna ediliyor, film çekiliyor. Bu sefer de satın alacak olan müşteri ikna edilmek zorunda. Dolayısıyla ikna dediğimiz şey çok çeşitlemeleri olan, çok önemli bir strateji. Buna kafayı takan ve konsantre olan yönetmen sayısı çok az. Onun için bugün hala Türkiye’de 80 milyon insanın arasından sadece 40 ya da 50 kişi bu işi yapabiliyor. Oranlar dünya genelinde de benzer durumda. Bu gerçekten de özel bir karakter gerektirdiğinin ispatı. Ben böyle bir profesyonellikle yaklaşıyorum. Seviyorum, sevmiyorum gibi bakmıyorum. Benim için çekim denilen şey olağanüstü zevkli. Sinemadan aldığımız zevkin benzerlerini oradan alabiliyoruz, görsel dünyamızı geliştiriyoruz, çeşitli şeyler deniyoruz. Bugün sinemamızın ve televizyon dizilerinin kalitesinin artmasının ana nedeni, reklam filmi yapımcılığının bu ülkeye getirdiği gelenekler, deneyler ve teknolojidir. Bu yüzden ben “başkasına aşık ama evli” bir erkeğin durumuna benzetiyorum reklam filmi yönetmenliğini.

1990’lardan bugüne reklam sektörünün içindesiniz. Bu süreçte yaşanan olumlu ve olumsuz gelişmeler sizce neler? 

Türkiye’deki reklamcılık geleneği, özellikle müşteriler açısından hala “kriz zamanında reklam yapmamak” gibi bir gelenekle devam ediyor. Ama istatistiki bir gerçek, tam tersine kriz zamanlarında, paranın azaldığı dönemlerde reklam yapmak hemen rekabette öne geçiriyor. Bu konuda çok büyük olmasa da bir değişiklik oldu. Mesleğe ilk başladığım yıllardan bugüne çok önemli bir gelişme yaşandı: Herkes işi öğrendi. Müşteri, yapımcı ve reklam ajansı bir insan değiş tokuşu yaşadı. Ajansta çalışan kreatifler, müşteri temsilcileri hatta ajans prodüktörleri müşteri tarafına transfer oldular. Aynı şekilde yapımcılardan reklam ajanslarına geçenler oldu, kreatiflerden yönetmenliğe geçenler oldu. Ama buradaki en önemli nokta, hem üçüncü nesil iş adamlarının oluşturduğu, dünyada kabul gören pazarlama stratejilerini öğrenmiş CEO’larla birlikte çok ciddi bir profesyonellik artışı oldu. Büyük çoğunluğuyla aynı dilden konuşabilmeye başladık. Ajanslardan gelen bilgilerle söyleyebilirim ki, hala ayak uyduramayan müşteriler de var. Eşi dostu, çevresi sevinsin diye reklam yapan müşteriler de var. Ama onların da görgüsü arttı çünkü muazzam sayıda reklam filmi yayınlanıyor ve neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiğine dair fikirleri var.

Yine benim mesleğe başladığım döneme göre bütçeler çok büyük oranda düştü. Yine pek çok zorluktan dolayı kreatif işlerin sayısı azaldı. Hatta son derece klişe bir senaryoyu, artık meslekte pişmiş bazı yönetmenlere vererek, belli bir sinematografik kaliteyi tutturduğu için “dertten kurtulunmuş” çok fazla sayıda reklam filmi de çıktı. Şu anda televizyonda oynayan reklam filmlerinin, şu anda vizyona giren filmler gibi birbirine çok benzediğini; garip bir İngiliz estetiğinin aslında filmleri birbirine benzer kıldığını düşünüyorum. Araba filmlerine bakalım, müthiş bir yaratıcılık problemi var. Tabii bütün dünyada araba çekimi dediğimiz şey o kadar standart haline geldi ki, ister istemez birbirine benzemeye başladı. Hangi araç olduğunu anlayamayacağınız kadar benzer açılar kullanılıyor. Halbuki reklamın yapması gereken, kuşakta rakiplerinden ayrılmaktır. Bu özen çok fazla gösterilemiyor. Müşteri ikna edilemiyor, ajanslar risk almak istemiyor olabilir. Tabii ki az sayıda, dünya çapında kreatif ürünler çıkaran ajanslar ve onlara hizmet veren yapım şirketleri var. Ciddi bir mesleki bağnazlığın, risk almamaya çalışmanın, klişeleşmenin tehlike oluşturduğunu düşünüyorum. Ancak yaratıcılığa cesaret edememek sadece reklamcılığın sorunu değil. Politikadan edebiyata, müzikten sinemaya kadar her alanda Türkiye’nin en büyük problemi olarak görünüyor.

“Ben ‘başkasına aşık ama evli’ bir erkeğin durumuna benzetiyorum reklam filmi yönetmenliğini.”

Bunun nedeni hedef kitlenin yaratıcılığa açık olmaması mı yoksa reklamveren ve ajansın birbirini ikna edememesi mi?

Psikolojik olarak yaratıcılığı engelleyen tek bir neden var, korku. Korkmuyorsanız yaratıcı olursunuz, korkuyorsanız temkinli davranırsınız. Para kaybetmekten, babanızdan, siyasetten, liderden, işvereninizden veya rezil olmaktan korkmak… Bu basit bir şey değil, Türkiye’nin temel problemi olarak görüyorum. Yaratıcılık problemi, pazarlama iletişiminin önünde bir bariyer oluşturuyor. Yüksek frekansla, her yerde gösterilen reklamın ürüne katkısı oluyor tabii ki. Ama yaratıcılık, çok daha az görünürlükle başarı sağlıyor. Yani tasarruf etmek için de yaratıcı olmak lazım. Ajanslarda yaratıcı işler için aç kurtlar gibi bekleyen çok sayıda kaliteli kreatif direktör var tabii ama onların da markaları ikna etmeleri gerekiyor.

Reklamveren-ajans ilişkilerinin değişimi, günümüzün en önemli tartışma konularından biri. Bu prodüksiyon tarafına nasıl yansıyor?

Hem çok olumlu hem de olumsuz sonuçları var. Müşteri, ajans, yapım şirketi üçlüsünün geçtiğimiz on yıl içinde geçirdiği değişimi çok olumlu buluyorum. Ekip birliği oluştu diyebilirim. Filmlerden çok sunumlar önem kazanmaya başladı. Revizyon almadan filmi tamamlayıp yayına almak güçleşti, bu yüzden de sunumlar önem kazandı. Teknoloji çok ilerledi, “mood board” diye bir şey doğdu. Bütün dünya, trendler elimizin altında ve örneği gösterilebilecek hale geldi. Ben mesela story board’larımı 3 boyutlu olarak kendim hazırlıyorum, kamera yerleştirmelerini yapıyorum, açıları belirliyorum. Hatta setin yerine göre o seti gerçek dünyada bir daha yaratıp oradaki ışığı ve açıları belirleyebiliyorum. Bu aynı zamanda deliksiz bir şekilde sunum yapabilmeye de yarıyor. Gösterdiğiniz şey aynı zamanda çekebileceğiniz şey oluyor. Sunum artık bir yapım şirketinin en önemli işi. Öte yandan birtakım dezavantajları da var. Yine sunumların önem kazanması nedeniyle müşteri tarafında da şöyle bir talep belirdi: Brief’i neredeyse bir kağıtla yollayıp yönetmenlerden tretman bekliyorlar. Gelen tretmana göre de yönetmen veya yapım şirketi belirliyorlar. Bu çok büyük bir hata çünkü aslında yönetmenin tretmanı en son olması gereken bir şey. Mesela yönetmen olarak bir animatik karakter için bazı fikirler öneriyorsunuz, müşteri bakıp “aynı şekilde düşünmüyoruz” diyor. Halbuki ben müşterinin ne düşündüğünü nereden bileyim? Reklam filmi yönetmenlerinin elinde çok geniş bir tarz yelpazesi var, zaten bunun için reklam filmi yönetmeni onlar. Tretmandan veya postayla gönderilen sunumdan yönetmen seçilmesi çok büyük hatalara yol açar. Bir de ne olursa olsun kreatif bir fikri çalmanızın önünde hiç engel kalmamış oluyor. Yönetmen bu fikri size söyleyecek, siz de beğeneceksiniz ama başka bir yönetmeni tercih edeceksiniz. Aklınızda o fikirler kaldı ki, bu da eşitsiz bir mücadele alanı yaratır.

Sektörle ilgili sizin özellikle yaşadığınız sorunlar var mı?

Doğruyu söylemek gerekirse, reklam yapım sektörü, sinemasal anlamda Türkiye’deki en profesyonel ekipleri oluşturdu. Tabii televizyon filmi yapım ekipleri hala aramızdaki en iyi organize olmuş ekipler diyebilirim. Sinema ve reklama göre daha iyi organize olmuş durumdalar. Feleğin çemberinden geçtikleri için, 6 günde neredeyse bir sinema filmi bitirdikleri için çok iyi örgütlenmiş ve meslek tanımları oturmuş durumda. Sizin yaptığınız bir işi başkası yapamaz orada. Sinemada da reklamda da bu durumda değiliz henüz… İş saatlerimiz düzeldi, bu konuda müşterileri bile ikna ettik. Belli saatten fazla çalışmamak, belli saatlerde yemek yemek gibi düzelmeler oldu. Orada da bence standart karışıklıkları var. Emekçi arkadaşlarım adına da konuşuyorum; koyulmuş standartların sürekli reforme edilmesi gerekiyor. Ödemelerle yakından ilişkili konumda değilim ama ticari ilişkilere sığmayacak derecede korkunç ödeme planları var. Çok içinde değilim tabii ama bu da işi zorlaştırıyor. Partnerinin zarar görmesi sektöre de zarar verir.

Televizyonların reyting sistemleriyle ilgili de ciddi problemler var. Sektör olarak, orada müthiş bir güvensizlik oluştuğundan eminiz. Bu noktada bir umudum var, o da internet. Reklamın formatının değişmesine, başka tür bir estetik ve süre kazanmasına neden olacak çok önemli bir mecra. Olağanüstü geniş imkanlar sunuyor ama henüz yeteri kadar kullanılmadığını düşünüyorum.

“Reklam yapım sektörü, sinemasal anlamda Türkiye’deki en profesyonel ekipleri oluşturdu.”

Özellikle reklamın prodüksiyon tarafında çalışmayı düşünen öğrencilere, gençlere neler önerirsiniz? Onlarda gördüğünüz eksiklikler var mı?

Mesleğe, yani sinematografik mesleklere yeni başlayan herkes için aslında nerede çalıştıklarının hiç önemi yok. Mümkün olduğu kadar, sadece reklamla sınırlı olmayan bir mesleki eğitimden yanayım. Sinemayı, diziyi, reklamı, belgeseli bir arada denemesi mümkünse eğer, en doğru çeşitleme bu olacaktır. Onun dışında biz genellikle, ikinci yönetmen asistanı, üçüncü yönetmen asistanı ya da yapım asistanı olarak, tecrübesiz veya yeni mezun insanları sete davet ediyoruz, çalıştırıyoruz. Stajyerlik müessesesine özen gösteriliyor diyebilirim. Kısa filmini çekmek isteyen yönetmenlere sektörden çok ciddi destekler gelebiliyor. Tabii işin peşine düşenlere yardımcı olunuyor, ısrar olmadan sektöre girmek pek mümkün değil. Bundan 10 sene önce setimde yapım asistanı olarak başlayan bir arkadaş, bugün mesela Dubai’deki bütün uluslararası yapım şirketlerinin aradığı birinci yönetmen asistanı ve ‘line producer’ oldu. Bunun gibi çok örnek var. Gençlere sürekli kapı çalmalarını tavsiye ediyorum. İstisnai Filmler’den bu yana çok fazla yönetmenin sektöre girmesine olanak sağlamış oldum. O asistanlık sürecinde ajansla da tanışmaları mümkün oluyor ve böylece geçiş kolaylaşıyor. Ben mesela “ben garantisiyim” diyerek birçok genç yönetmenin sektöre kazandırılması sağladım. Bu alanda çalışmak isteyen gençlere ayrıca reklam ajansında metin yazarlığını denemelerini tavsiye ediyorum. O zaman yapılan işin sinemadan farkını daha iyi anlayacaklar.

Son sorum sektör dışından olacak. Bizim ekip olarak merak ettiğimiz bir konu var: İhsan Oktay Anar’ın bir kitabını sinemaya uyarlama süreci vardı. Son durum nedir?

Bu benim çok uzun süreden beri, 15 yıldır, yapmaya çalıştığım birkaç film projesinden biri. İnatla vazgeçmiyorum. Kitab-ül Hiyel de böyle. İhsan Oktay’la birlikte oturup bir senaryosunu çıkarmıştık. Daha sonra Semir Aslanyürek ile birlikte senaryoyu yeniledik. En son Levent Kazak ile tekrar yeni bir senaryo yazmaya niyetlendik. Fakat önümüzde hep bir bütçe problemi var. Ben, İFR kapanana kadar kendi sinema filmlerimi kendi paramla yaptım. Ondan sonra da başkasının parasıyla yapmak gerektiği anlaşıldı. Bütçe dışında hiçbir problem yok. Bir tek bütçe yaratmak gerekiyor. Buna cesaret edecek yapımcılar gerekiyor, tek başıma cesaret edebileceğim bir iş değil.

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye Haziran 2016 sayısında yayınlanmıştır.

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.