Yanlış anlaşılmak…

Lafa genelde bir GenZ olarak en çok karşılaştığım sorulardan birini açıklayarak girmek istiyorum: “Diğerleri tarafından anlaşılabiliyor muyuz?” Buna cevaben, hiç anlaşılmamak değil de yanlış anlaşılıyor olmak benim için daha gündemde diyebilirim. Ne istiyoruz, ne seviyoruz, ne görmek ne duymak hoşumuza gider, buralarda çoğu zaman yanlış anlaşıldığımızı düşünüyorum.

Konuyu genelden hızlıca özele indirip işin reklam kısmını yorumlarsam sosyal medyada siyasi boomer’ların benim yerime neyi seveceğimi düşünmesi, neyi “cool” bulduğuma karar vermesi pek çalışmıyor benim için. Bilmem ne belediyesinin beni güldüreceğini düşünerek attığı bir tweet aslında benim için boş bir çabadan başka bir şey olarak görünmeyebiliyor. Öyle ki bir Twitter akımına bir belediye ya da siyasi dahil olunca o akım benim için bitmiş demektir…

Markalar için her zaman bunu söyleyemem çünkü markaların işlerinde kreatif ekipler bence bu boomer etkisinde kalmadan iş üretebiliyorlar. Göze batmamayı başarabilenler var. Özellikle son dönemde genç ekipler tüketiciyi baymadan nasıl içerik üreteceklerini bildikleri için markaların akım takibi eğer çok kasmamışlarsa zaman zaman ilginç bile olabiliyor. Ama yine de sosyal medyada sırf akımı yakalayacağız diye marka tarafından yapılmış bir meme/caps görmeyi sevmiyorum mesela, yani o meme’de markanla dokunabildiğin bi nokta varsa yap tabii, kaçırma fırsatı ama sırf akım diye her şeyi yapmaya gerek var mı bunu bilemiyorum. Hele şaka çok kötüyse içeriği spamleyebilirim bile 😛

Ben reklam izlemeyi ve incelemeyi çok seviyorum, bunun mesleğimle bağlantısı var tabii ama çocukluğumdan beri reklam izlemeyi severim. Reklamları hep sevdim. Çocukken masaüstü filmleri “bunu nasıl yapıyorlar?” diye hayretle izlerdim… Reklam jingleları ezberleyip okulda söylerdim, lol. Bu yüzden reklamlar ilgimi çekmiyor, bana hitap etmiyor diyemem. Aksine bayıldığım bir konsept, reklamcılık. Ama reklamlar beni bir ürünü alma konusunda harekete geçirir mi, bunu bilemiyorum. Belki dolar ve euro daha düşükken geçirirdi 😛

Şaka bir yana son zamanlarda beni etkileyen çok televizyon reklamı gördüm, ama ilk aklıma gelenlerden birkaç tanesini kısaca söyleyeyim, Türkiye’den örnekler verecek olursam 2019’da yapılan Adidas Bazaar – Biz de Nişantaşı Çocuğuyuz işi son zamanların en sevdiğim işlerinden biri, art direction’ınına ve görsel diline de ayrıca tapıyorum diyebilirim. Vodafone’un Kapsama Alanı – Atlayış, Balina ve Meteor üçlemesi içgörüsü ve uygulanışı çok iyi bir başka işti bence, ya da globalden gidecek olursak Samsung’un “Do what you can’t”i, Sprite’ın “I love you Hater”ı… Apple AirPods Stroll reklamı…Yani aslında bence direkt olarak ürün tanıtıcı, “bakın bu, budur”, “bu işe yarar” gibi reklamlardan çok alt metinli, güçlü art directionları olan, içgörüsü yüksek reklamlar GenZ’nin ilgisini çekiyor. En azından kendim için böyle söyleyebilirim. Evet çocukken reklam jingle’ı severdim hala severim ama şu anda bence sözlerin ve ritmin catchy’liği çok önemli (burada cheesy bir catchy’likten bahsetmiyorum) kötü jingle’lı reklamlar Z kuşağını yakalayamıyor. Aslında zekamızı challenge edebilecek şeyler görmek istiyoruz, “whoaa” dedirtecek art direction görmek istiyoruz, reklam reklam kokmasın istiyoruz.

Bir reklam beni bir ürünü almaya teşvik eder mi ya da herhangi bir şeyi yapmak için harekete geçirir mi konusuna dönecek olursam, sanırım benim bir konuda harekete geçmem için o şeyi gerçekten istemem lazım. İstemediğim, ilgimi çekmeyen hiçbir şeye yararıma dahi olsa vakit ayıramıyorum, belki yanlış ama içimden gelmiyor.

Bu biraz düşününce aslında benim yaşıtlarıma ait bir özellik olabilir, olmayabilir de ama şu kesin ki bir şeyi yapmak istiyorsak bizi kimse durduramaz ama istemiyorsak da kimse yaptıramıyor. Bence bir ve iki önceki kuşakla, X ve Y’lerle anlaşamama sebebimiz bu. Onlar daha doğrucu olabiliyorlar, daha doğrucu davranabiliyorlar kendilerince. Y kuşağının gençleri yine bizim frekansı yakalıyor çoğu zaman ama araya çok yaş farkı girince mesela yapılan espriler bile bizim için “yaşlı esprisi” sınıfına girebiliyor. Onların güldükleri şeyler çok farklı, duyar kastıkları konular çok farklı. Hedefleri hayat amaçları çok farklı. Onlar farklı bir devirde yetişti, iletişim bu kadar seri değildi, şakalar komiklikler saniyeler içinde tüketilmiyordu, ben her zaman bu dönemin insanı olduğum için şanslı olduğumu düşünüyorum. Dijital native biri olarak büyümek aslında ilginç konularda da fark yaratabiliyor. Örneğin X kuşağından biri izlediği videonun her karesini görmeyebiliyor ama ben ve yaşıtlarım sürekli dijital şeyler görerek büyüdüğümüz için hiçbir kareyi atlamadan detayları yakalayabiliyoruz. Belki minik bir evrilme örneği diyebilir miyiz? Tamamen biyolojik. Konuşma dilimiz bile sosyal medya akımlarına göre şekilleniyor, üç gün “bunu bunu bilmeyen de ne bileyim yani…” diye konuşurken beş gün “bunu bunu da yapmazsın yaa” diye dolanıyoruz. Bu durumu çok seviyorum, lol.

Bu arada şaşırtıcı gelecek belki ama benim en çok kullandığım ve en sevdiğim dijital platform Facebook, Facebook benim için anne babaların ekli olduğu boomer şakaları dönen bir yer değil çünkü. Benim profilimde tanıdığım/tanımadığım yaşıtlarım ekli ve bütün Facebook anasayfam “South Park Sh*tposting”, “Dank Memes”, “we all act like we work in the same office” “Memeology” gibi çoğunlukla kara mizah/mizah/roleplaying ve meme gruplarıyla dolu. Ben Facebook’a girdiğimde yaşlı amca fotoğrafı değil Trump meme’i falan görüyorum yani. Meme bakmak zaten en sevdiğim şey. “Mizah konularını biri komik biri değil diye ayıramazsınız, ya hepsi komiktir ya da hiçbiri değildir.” Düşüncesine sonsuz katılıyorum. Ben her şeye gülünebileceğini ve her şeyin kara mizahı olabileceğini düşünüyorum. Ara ara duyar kasıyorum elbet, kasmak gereken yerler oluyor ama genel olarak hayatı çok “kasmadan” devam ettirmek iç huzur için daha iyi bir yöntem gibi geliyor bana.

Twitter da senelerdir severek kullandığım bir platform, orada tabii ki anonimim, kendi ismime de hesabım var ama anonim hesapta vakit geçirmeyi daha çok seviyorum, keşke gerçek hayatta da anonim olabilsem… Twitter’ı sevme sebeplerimden biri gerçekten ne istiyorsam yazabiliyor olmam ve yine tabii ki şakalar, komiklikler dünyası olması..

Instagram’a gelirsek, çok bayılmıyorum, aktif kullanıyorum da denemez, Instagram için yorumum kısaca: Sıkıcı. Instagrama da girdiğimde yine meme sayfalarında geziniyorum, anasayfadaki arkadaşlarımın paylaşımlarına oturup hiç tek tek bakmışlığım yoktur bile.

Toparlayacak olursam, üst kuşaklarla anlaşmazlıklar yaşanması bence bir yere kadar normal, anlaşılamamak normal, biz de onlar gibi bir sonraki kuşakla belki benzer belki bambaşka çatışmalar yaşayacağız, bu böyle süregelecek bir durum bence. Anlaşılmak istiyoruz evet, ama çok da kasmaya gerek yok. Belki biraz kendi halimize bırakılsak güzel olabilir. Biz de yolumuzu buluruz, bulacağız elbet 🙂

Herkese sevgiler!

 

Doğa Çalık
(24) JR Art Director, Wunderman Thompson

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 104. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.