Siyasetsizliğin ortasında!

Bir erken seçim olmaması durumunda 2023’te yapılması planlanan seçimlerde seçmen kitlesinin önemli bir kısmı Z kuşağı gençlerden oluşacak. Web’de ya da sosyal medyada Z kuşağı ve siyaset kelimeleriyle bir arama yaptığınızda sayısız yerli ve yabancı kaynağa erişiyorsunuz. Bu kaynaklar siyasi partilere Z kuşağına seslenmek, onları ikna etmek ve nihayetinde oy davranışlarını etkilemek için neler yapmaları gerektiğini sıralıyor. Ekseriyetle kendinden, ne dediğinden ve sundukları reçetelerden de çok eminler. Emin oldukları kadar da yanlış ve eksikler, zira kuşaklar, gençlik ve siyasi davranışa dair aceleci ve yanlış genellemelerden hareket ediyorlar. 

Kuşaklar bir soyutlama düzeyinde toplumu anlamak için faydalı analitik kategoriler ama söz konusu olan siyasal davranış ve oy verme davranışı olduğunda “Z kuşağı” ile başlayan cümleleri sarf ederken çok dikkatli olmak gerekiyor. Aynı şey gençlik kategorisi için de geçerli. Siyasiler ve siyasal iletişimciler “gençlik”ten bahsettiklerinde ekseriyetle bir “gençlik mitinden” ya da gençliğe dair bir fanteziden hareket ediyor. Bu fantezinin merkezinde kentli, üniversiteli gençlik yer alıyor. Bu kısıtlı kesime dair tasvir de son derece kısıtlı ve kısır oluyor: Oyundan, eğlenceden, internetten, sosyal medyadan ve tüketimden başka bir şey düşünmeyen bir gençlik tahayyülü yeniden üretiliyor. Siyasal iletişim derslerimde bu konuyu “Z kuşağı”ndan öğrencilerimle konuştuğumda kendilerinin bu şekilde görülmesinden duydukları rahatsızlıkları sürekli dillendiriyorlar. Hal böyle olunca partisinin sosyal medya ekibi tarafından üretilen bir içerikte Kemal Kılıçdaroğlu bir animasyon karakterine bürünüyor, Gandalf oluyor, internet kotasından, pasaporttan, dünyayı dolaşamamaktan, oyunlarda hile yapılmasından dem vuruyor. Oysa gençlik, güvenceli/güvencesiz işlerde çalışan gençler, üniversite mezunu iş arayan gençler, ne işte ne eğitimde olan gençler gibi alt kümeleri kapsayan ve önemli çeşitlilikler gösteren bir kategori. Sokaklarda scooter’ların ve motorların üzerinde kuryelik yapan gençlerin; bir sonraki işlerinde sigortalı çalışıp çalışmayacağını bilmeyen işçi gençlerin; iktidar değişirse başörtümle eğitim görebilecek miyim kaygısını yaşayan genç kadınların; cezasızlık ve tedbirsizlik rejiminde şiddet, taciz ve ölüm korkusuyla yaşayan genç kadınların; okullarını bitirdikten sonra nitelikli yoksullar ordusunun bir parçası olacak, muhtemelen hayatları boyunca bir ev sahibi dahi olamayacak öğrenci gençlerin; kırsalda yaşayan gençlerin ve daha nicesinin yüzlerine baktığımızda durum daha iyi anlaşılır. Kısacası, “gençler”, “Z kuşağı” gibi genellemeleri yaparken çok ama çok dikkatli olmak gerekiyor. 

Konu Z kuşağı olduğunda soru yine “gençlere nasıl hitap edebiliriz?”, “gençleri ne tür mesajlarla ikna eder ve yanımıza çekeriz?” gibi yetersiz bir noktadan tartışılmaya başlanıyor. Elbette bu iletişim stratejisinin nasıl olması gerektiğine dair birçok öneride bulunulabilir lakin soru ve sorun bence yine yanlış bir yerden kuruluyor. Sorunu “gençlere seslenmek” olarak koyduğumuzda gençleri daha baştan, söylemsel olarak siyasetin dışına itiyoruz. Günümüzde demokrasiler ve siyasi partiler en gelişmiş demokrasi örneklerinde dahi çok ciddi bir meşruiyet krizi içerisinde. Başka bir dünya düşlemenin mümkün olmadığı hissiyatının ağır bastığı bir durumu anlatan siyasetsizlik çağımızın büyük sorunlarından biri. Aşırı sağ, göçmen düşmanı, ırkçı, ayrımcı oluşumlar ekseriyetle bu boşlukta yaşam ve serpilme olanağı buluyor. Bence soru “Z kuşağına nasıl sesleniriz” değil, “Z kuşağını nasıl siyasetin öznesi haline getirebiliriz?” şeklinde sorulmalı. Bu da hem siyaset hem de siyasal iletişimle ilintili daha demokratik, daha katılımcı bir tahayyülü; müzakere, kamusallık, kapsayıcılık gibi değerler eşliğinde savunarak mümkün. 

Bu vurgu bir siyasal iletişim ve reklamcılık eleştirisi aynı zamanda. Dünyada da Türkiye’de de siyasetin en son ihtiyacı olan şey kahramanlar: Bu kahraman ister cumhurbaşkanlığı adayı olsun, ister belediye başkanı, ister parti lideri, isterse de “seçimi benim sayemde kazandılar” diyen siyasal iletişim profesyoneli. Kahraman arayışı bizi sorunlara gerçek çözümler üretmekten uzaklaştırıyor, siyasetin aktif aktörü olarak vatandaşı pasifliğe ve umutsuzluğa itiyor. Vurgum medyada yakınsama kültürü olarak adlandırılabilecek dönüşüme de uyumlu aslında. Bir siyasi iletişim kampanyası, geniş kitleler o kampanyanın taşıyıcı, belirleyici, sahiplenici ve yeniden üretici aktörleri olmadıkça anlamlı ve başarılı olamıyor, olamaz da. İletişim işteş bir fiil, ortaklığı, yan yana gelmeyi, toplanmayı, paylaşmayı, kamuyu içeriyor. Latince kökenine (communicatio) baktığımızda bu ortaklık daha da görünür vaziyette. Bir başka deyişle Z kuşağının peşindeki siyasetçiler mümkünse bu kuşağa bir mesaj vermektense “bir hikâyeyi birlikte nasıl yazabiliriz?”, sorusu üzerine düşünmeliler. Hep birlikte “bu hikâyeyi birlikte yazmanın”  olanaklarını yaratma üzerine düşünelim. 

Prof. Dr. Burak Özçetin

İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi 

 

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 125. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.