Önemli yeteneklerden biri: Ara buluculuk

Bu haftanın konusu, Fellowship programının zorunlu dersleri. Önce genel olarak derslerin ortak özelliklerini yazacağım, sonra hakkında pek bir şey anlatmamıza izin verilmeyen bir tanesini size mümkün olduğunda detaylandıracağım. Hınzırlık yapan bir çocuk kadar mutluyum.

Yale Üniversitesi’ndeki tek fellowship (bu kelimeyi Türkçe’ye çeviremiyorum, “dostluk, kardeşlik” gibi tercümeleri var, tabii ki bu değil) programı bizimki değil. Dolayısıyla benim burada kendi tecrübemden anlatacağım, tüm bu tip programları kapsıyor diye düşünmeyin. Bu programlar büyük fonlamalarla hayata geçebilen programlar ve dolayısıyla her birinin onu fonlayanların hayalleri ve dünyada bırakmak istedikleri izlerle ilgisi var. Bu demek değildir ki fonlayanların istediği gibi tasarlanıyor, tabii ki hayır. Burası bir üniversite. Özgür ama büyük vizyonlarla akıyor bu fonlar buraya, bu vizyonlarda hemfikir oldukları için atılıyor bu imzalar. 

Bizim programın ardındaki ana fikir, yereldeki liderleri ve potansiyel liderliklerini güçlendirmek ama daha da önemlisi onları, birbirlerinden faydalanır, dünya çapında kesişim kümeleri oluşturur hale getirmek. Dünyayı kurtaran kesin çözümler için olmasa da seminerlerimizin adındaki gibi “Daha iyi bir toplum” için yerel liderler arasında girişim zenginliği yaratmak. Bunu sadece politikada, sivil toplumda değil, iş dünyasında, eğlence dünyasında da yapmak.

Dolayısıyla bizim derslerimiz ağırlıklı “liderlik” dersleri. Bunun içinde kişisel buhranlarla mücadele etmek için bize destek veren koçluk seansları da var, ekran karşısında nasıl konuşursunuz konusunda türlü akıllar veren pratik dersler de. Bunlara “yetenek geliştirme” deniyor; bir miktarı sizde zaten olanın üzerine eklemeler. 

Bu nadide derslerden biri geçenlerde Dan Shapiro önderliğinde gerçekleşti – ara buluculuk. Açıkçası ben derse gitmeden önce “birileri kaçırılacak, biz de kurtaracağız gibi bir şeyler herhalde” diye düşünerek gittim. Elbet bu da var ama benim kadar çok film seyretmiş olmayanlar için beklenti daha gerçekçiymiş, bildiğin sözleşme pazarlığı dersiymiş. Şaka, küçümsemeyelim. Harika bir iki gün geçirdiğimiz, müthiş dinamik bir ders oldu. Bu arada Dan Shapiro’nun kitabını alırsanız, burada “anlatamadığım” bir sürü detayı görebilirsiniz. Telif sebebiyle değil, sonunu bilmemeniz gereken egzersizler olduğu için burada her şeyi anlatmayacağım.

Dan Shapiro, Harward Kennedy School’da “Uluslararası Arabuluculuk Programı” direktörü, bu merkezi kuran iki profesörden biri. Tüm dünyadaki liderlerle türlü anlaşmaların eşiğinde Birleşmiş Milletler aracılığıyla birçok ülkelerin arasında, kimi zaman da gerçekleştiğinden haberimizin bile olmadığı toplantılarda danışmanlık, arabuluculuk yapıyor. Liderleri eğitiyor. Bir yandan da bu işin bilimini yapıyor, teorisini çözmeye, pratik çözümlerini üretmeye çalışıyor. Benim ilk düşündüğüm anlamda da ara buluculuk yapıyor – yani insan kaçırma durumlarında. Güvenlik güçlerini eğitiyor. Dünyada ne kadar dert varsa, anlayacağınız bu adamcağız işin içinde fakat gördüğüm en enerjik, en mutlu insanlardan biri. Tek sorunu, benim ortağımdan bile daha çok diyet kola içiyor olması. İki günün sonunda toplam 17 kutu filan içmiş olabilir. Tedirginlik tavan.

Dersin ilk kısmı teorik bilgiyi teyit eden egzersizlerle başladı. Arabuluculukla ilgili beynimizde yer etmiş bir bombayı patlatmak için arka arkaya bir sürü egzersiz yaptık. Gruplar halinde, tekil olarak. Tabii biz bilmiyoruz patlayacak olan bombayı çünkü beynimiz tek bir varoluş biçimine göre programlanmış. Kapitalist düzenin yetiştirdiği rekabetçi ve kazanmaya odaklı bireyler olarak arayı bulmaya değil, köşeyi dönmeye gelmişiz hepimiz meğer. Bizim için hayatta kalmak demek, önce karşı tarafı bitirmek demek. Aklımızı, üstünlüğümüzü ispat etmek için birilerinin kaybetmesine ihtiyaç duyuyoruz. Beynimiz, kazanan biz olursak sonucu görünmez bir çarpanla çoğaltıyor. Oysa ara buluculuk bir tarafın tamamen kaybetmesi olarak açıklanamaz, açıklanamıyor, doğasına aykırı fakat biz, ara bulmak için oturduğumuz masalarda bile bir anda bu gerçeği unutup resti çekiyoruz.

İyi haber ya da oğlum Atlas’a sorarsanız çok kötü haber, tam bu noktada cinsiyet farkından kaynaklanan farklı bir eğilim olması. Kadın, erkekten daha az “sadece kendini” düşünüyor. Kadın, tüm oyunlarda romantik bir fikre kapılıyor, bir ideale inanıyor. Genel olarak inanıyor. Hinlik, hainlik, öyle dedim ama şimdi öyle yapmayacağım gibi şeyler kadının aklına “istatistiki” olarak daha az geliyor. Dolayısıyla erkek kazanıyor fakat bir taraf kazanınca bu sefer de bütünde elde edilen kazanım potansiyel olarak kazanılabilecek olandan hala çok daha uzağa düşüyor. Atlas’a göre neden kötü bir haber derseniz, o erkeklerin kadınlar karşısında “daha düşük performans” sergilediği her durum karşısında yıkılıyor. Çünkü zaten doğası gereği kadının daha güçlü olduğunu ve erkeğin yenik başladığını düşünüyor genel olarak. Her yeni bu tip bilgi, haneye bir eksi daha yazıyor onun gözünde. O yüzden kötü haber.

Bencil ve rekabetçi yaratıklar olarak, inadına anlaşamadığımızı da öğrenerek, derse kaldığımız yerden devam ediyoruz. Nasıl anlaşacağız, uzlaşacağız, ortada nasıl buluşacağız konusunda çok iyi taktikler, stratejiler öğreniyoruz. Hepsini anlatmayacağım. Sadece bir tanesine ve bence en önemlisine değineceğim: “Takdir”.

Anlaşamadığı her halinden belli olan iki partinin aynı masaya oturduğunda yapması beklenen en son şey birbirini takdir etmesidir herhalde. Yumuşama, karşı tarafa kendini belli etme, dost görünme, korku sal – yanlış öğrenilenler bunlar. Ama burada “hamasi bir takdir” oyunu oynamayı tavsiye ettiğimiz sanılmasın. Ciddi, samimi ve gerçek bir takdir peşindeyiz. Arayı bulmak için karşımızdaki insanı neredeyse sevecek, onu gerçek bir insan gibi görmemize vesile olacak bir takdir unsuru bulmalıyız. Bir haklılık, bir iyi niyet, bir gerçek saygınlık odağı görmek üzere bakmak, kolay yapabildiğimiz bir şey değil. Hele ki “maksimum benim istediğim olsun” diye giriş yaptığımız bir ilişkide… Takdir, güvenle doğrudan alakalı bir kart. Bu kartı doğru oynadığınızda, karşılıklı güven ilişkisi çok hızlı gelişiyor. Sana güveniyorum demekten kat be kat daha etkili bir güven telkin yöntemi. Hele ki dediğim gibi “şekerle kaplamıyorsanız” ve bunu karşı tarafın da takdir edeceği bir akıl, zekâ, dikkat ve karşımdaki kişiyle ilgili dersimi samimiyetle çalıştım duygusuyla yapabiliyorsanız. 

Size çok tatlı ve sonuçlarının keskinliği müthiş korkutucu bir araştırmadan bahsedeceğim. Sonuçlarının keskinliği korkutucu diyorum çünkü depremi tahmin etmek gibi bir gücü var araştırmanın – bir çiftin evliliğinin ömrünü tahmin ediyor, boşanıp boşanmayacaklarını ve ne kadar sürede bunun olacağını. Araştırmaya evli çiftler davet ediliyor. 15 dakika boyunca kameraya bakarak, yakın zamanda anlaşamadıkları bir konuyu tekrar konuşmaları rica ediliyor. En son hangi konuda anlaşamadınız ve sonra ne oldu diye soruluyor. Elbette bu son kavga üzerine bir diyalog olsa bile, sorunun çıktığı an yaşanmadığı ve geriye dönük bir muhakeme olduğu için oldukça medeni geçmesi beklenen bir 15 dakikadan bahsediyoruz. Çoğunlukla da medeni geçiyor. 15 dakika bitiyor ve araştırmacılar 2 dakika içeriye gidip bir şey sayıyorlar. O buldukları sayıya göre bir sonuç söylüyorlar. Saydıkları şey, çiftlerin birbirlerine 15 dakika içinde kaçar adet takdir sözü söylediği. Sadece takdirleri saymıyorlar. Kötü, kinayeli sözleri de sayıyorlar, laf sokan şakaları da… Sonra bunları oranlıyorlar. Ettiği takdire karşılık kaç kere laf soktu? Bir eşik var, o eşiğin altı kesin boşanma. Eşik düşük değil. Üzeri, bir süre sonra boşanma ve uzun evlilikler baremleri ile açıklanıyor ve korkutucu şekilde doğru çıkıyor. Boşanacak dedikleri, boşanacak dedikleri sürede boşanıyor. Kendini gerçekleyen kehanet ayrı bir konu tabii, onun etkisini bilemem fakat gelin biz bu araştırmadaki “boşanma” meselesini silelim. Yerine “istifa”, “masadan kalkma” gibi jargonlar yerleştirelim. Eşikleri söylemiyorum çünkü bu da bir tahmin oyunu. Yani önce bir kenara tahminlerinizi yazın, sonra isteyen araştırıp bulabilir. Araştırma yıllardır devam ediyor, toplanan veri, tahminleri her geçen gün iyileştiriyor. Bu da verinin gücü.

Takdire giden yolların nereden geçtiğini tahmin edebilirsiniz; empati. Karşımızdakini tanımak, anlamaya çalışmak, ne düşündüğünü kestirmeye çalışmak ama sadece hain planlarımız için değil, ortak ve büyük kazanıma ulaşmak için çok gerekli. 

Yani özetle, takdir edemediğimizle anlaşma, uzlaşma ihtimalimiz yok ve hiç kimse takdir edemeyeceğimiz kadar kötü, alçak ya da bize uzak değil. Bir hikâye anlattı Dan; New York metro istasyonunda bir kadın, kucağında bebeği ile tren bekliyor. Bebek ağlamaya başlıyor. Akıl sağlığı yerinde olmayan silahlı bir adam (only in America!), bir anda bebeği annesinin kucağından alıp, istasyondaki kullanılmayan çok eski odalardan birine giriyor ve kapıyı içeriden kilitliyor. İçerisi karanlık, bebek ağlıyor. Bebek ağladıkça bebeği kaçıran adam gittikçe daha yüksek sesle bağırarak şunları söylüyor: “Şeytanın dünyayı ele geçirmesine izin vermemeliyim, bu bebek ölmeli, şeytan bana hükmedemez, herkesi ben kurtarmalıyım.” Asla orada olmak istemeyeceğim korkunç bir an. Bu adamın neresini takdir edeceğim diye düşünebilirsiniz. Adam dünyayı kurtardığını düşünüyor ama emin de değil. Çok büyük bir ikilemin içine sıkışmış. Çocuk kaçırmak değil derdi, başka bir derdin pençesinde. Bunu anlamak ve buradaki acıyı görerek, bu cesareti tebrik etmek kolay değil ama bu olayın çözülmesi, bunun anlaşılmasıyla mümkün oluyor. Kahraman bir kadın polis, adamla bu şekilde konuşarak kapıyı açtırıyor.

Dan’in verdiği bir diğer örnek, reklam dünyasına aitti. Bizler biliyoruz elbette Southwest Airlines şirket sloganının aslında çok küçük bir başka hava yoluna ait olduğunun ortaya çıkmasıyla başlayan skandalı. SW CEO’sunun ne kadar deli bir adam olduğunu da biliyoruz. Akla gelen onlarca alternatif çözümden bile daha yaratıcı bir çözümle ara bulunuyor bu olayda. Eminim ki yaratıcı bir ekibin parmağı var. Stevens Aviation CEO’su bilek güreşine davet ediyor rakibini, ‘kim kazanırsa slogan onun’ diyor. SW CEO’su yaşlı, üstelik karşısındaki diğer CEO sporcu, bilek güreşinde kimin kazanacağı belli, yine de kabul ediyor. YouTube’da videosu var, lütfen izleyin. Takdirin gücü ve totalde elde edilen kazanımın büyüklüğü. Bunun alternatifi mahkeme salonlarında sürünmeleriydi. 

Dan ile öğrendiklerimizin tamamını buraya yazamam, ama aşağıda kitabının adıyla tavsiyemi kısacık ekleyeceğim. Bence bizim gibi yaratıcı endüstrilerde çalışanlar için müthiş içgörüler var. Bu tatlı dersi, dersin kapanışındaki büyük ve görkemli egzersizle kapatmak istiyorum. Maalesef detay veremeyeceğim ama bir iki resim ekleyeceğim. Cümbüşü anlayacaksınız.

İki gün boyunca öğrendiklerimizi uygulamak üzere gruplara ayrıldık ve 2 saate yakın bir süre, grubumuzdaki herkesin içine yüzde yüz sinecek şekilde, hayalimizdeki devleti kurduk beraber. Cevaplamamız gereken sorular vardı: Ülkenizin şu konulardaki görüşü nedir, yasanız nedir, duruşunuz nedir? 2 saat içinde kendi kendimize kurduğumuz, gururla, en yaşanır cennet olduğuna yüzde yüz emin olduğumuz yeni bir ülkenin, en milliyetçi fanatikleri olarak ana oturum salonuna geri döndük. 2 saat içinde nasıl bu hale geldiğimiz başlı başına bir araştırma konusu. Hani oyuncakları kurarsınız ya, tam o hesap. Devamını anlatmayacağım.

Sadece şunu söyleyeceğim. Emeğimize, kendi yaptığımıza, kurduğumuza, fikrimize âşık olmak, tutulmak, sahip çıkmak çok anlaşılır, çok normal. Uykusuz gecelerce, belki parasız geçen yıllarca kuruluyor şirketler, ilişkiler, bazen fikirler… Kimler kimler ikna ediliyor, zaferler kazanılıyor. Sonra hesapta olmayan şeyler oluyor. Yeni nesiller, daha iyi fikirler, daha farklı düzenlerle, adaletsizliklerle yolumuz kesişiyor. Hepimizin bayrağında dalgalanan renkler farklı. Sadece mavisi olanlarla anlaşırız, yoksa anlaşamayız demek çok kolay, hatta belki verimli biliyorum. Belki birlikte mavilerden vazgeçip, daha çok rengi kurtarmanın mümkün olduğu yol ayrımlarından geçiyoruz ama görmüyoruz. İşte asıl onları kaçırıp her şeyi toptan kaybettiğimizde, hiçbir emeğe değmiyor sonuç onu söyleyebilirim. 

Dan bize çok şey öğretti, şaşırtarak ve kendimizle yüzleştirerek. İyi bir ara bulucu olmanın yolu, kendini çok da nimetten saymamakla mümkün oluyor belli ki. Biz öz güvenimizi, çok akıllı olduğumuzu sanmalarımızı o derste bırakıp çıktık. İyi oldu. Dünyanın hayrına, herkesin bir tur bu tornadan geçip bütünün hayrına olacak bir zihniyete varmasını umuyorum.

Bu konularda sorunuz olur, ilhamınız gelirse, ben buradayım, lütfen yazın: [email protected] 

instagram @omur 

 

Ömür Kula Çapan

Reklamcılar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi 

Yale University M. Greenberg 2021 World Fellow

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.