Önemli olan bir yerden başlamak

Yurt dışı sayfalarımızın bu ayki konuğu, DDB Berlin Kreatif Direktörü Hande Güler oldu.

Birleşmiş Milletler Kadın Örgütü’nün cinsiyet eşitsizliğine dair hazırladığı “Finding Her” kampanyasında yer alarak radarımıza giren Hande, farklı bir bölüm okuyup reklamcılık sektörüne sonradan geçenlerden. Türkiye’de başladığı DDB yolculuğu, sırasıyla Dubai ve Berlin’de devam ediyor. Hande için yaşadığı şehrin, kendisinde ve işindeki yansımaları çok önemli, dolayısıyla seçimlerini bu doğrultuda belirliyor.

Reklamcı olmaya karar vermem bir anda oldu. Beş-altı yaşlarımdayken Susam Sokağı’nda mimar bir kadının hikâyesini izlediğim gün mimar olmaya karar vermiştim. Mimarlığı dört matematik sorusu değerinde bir farkla kaçırdığım için şehir ve bölge planlama eğitimi almak durumunda kaldım. Neyse ki bu eğitimi MSGSÜ’de aldım ve aldığımız eğitim teknik üniversitelerdekinin aksine tasarım yönümüzü kuvvetlendirmeye yönelikti. Planlama sektöründe çalışmaya başladıktan kısa süre sonra yanlış sektörde olduğumu fark ettim. Son derece mutsuzdum.

2006 yılıydı ve bir gün aklıma reklamcı olma fikri geldi. Şu an düşündüğümde bu fikrin aklıma nereden geldiğini ben bile hâlâ bilmiyorum, üstelik etrafımda tek bir reklamcı bile yoktu. Kendi kendime Photoshop öğrendim ve şu an bakmaya bile cesaret edemeyeceğim güzellikte (!) ve Pc’de hazırladığım bir dergi kapağı tasarımıyla birkaç ajansa başvurdum. İlginçtir ki beni görüşmeye çağıran ajanslar oldu. Görüştüğüm ajanslardan biri bana MediaCat’in Love Marks Istanbul yarışmasından bahsetti ve istersem ajansa uğrayıp kullanılmayan Mac’lerden birinde çalışabileceğimi söyledi. Bir ay sonra yarışmada birincilik ödülümü aldığımda hem ilk Mac’imi kazanmış hem de sektöre ilk adımımı atmış oldum.

Sektörde çalışmaya oldukça küçük bir ajansta başladım (ben dahil 3 kişiydik). Kariyerimin dönüm noktası Karpat (Polat) ile 2010 yılında tanışmamdır. Onun çalışma vizyonu bana gerçek bir ilham kaynağı oldu. Başlarda elbette çok zorlandım, hatta DDB&Co’da çalıştığım ilk haftanın sonunda odasına gidip çok zorlandığımı ve ayrılmak istediğimi söyledim. Bana söylediği tek şey benden çok umutlu olduğu ve masama gidip çalışmam gerektiği oldu, ben de öyle yaptım.

Dört yıl çalıştığım DDB&Co’da CNN Türk, Audi ve Finansbank’a hizmet verdim. Bana ilk Cannes Aslan’ım da dahil olmak üzere yerel ve uluslararası pek çok ödül kazandıran ilk işim 2011 yılında CNN Türk için hazırladığımız Live From The Source kampanyası oldu. Bunu Radikal Gazetesi ve Finansbank için hazırladığımız kampanyaların Cannes’dan ödüllerle dönmesi takip etti. DDB&Co’da çalıştığım yıllarda evime 21 gün boyunca aralıksız gitmediğim olmuştu (neyse ki ajansta duş alabileceğim bir yer keşfetmiştim). O yıllar elbette çok yorucuydu ama ikinci yılımdan itibaren tek bir hedefim vardı, o da yurt dışında çalışmak.

2014 yılında IMPACT BBDO Dubai’de çalışmaya başladım. Dubai’deki deneyimim bana pek çok şey kattı ama sadece o pazar için çalışıyor olmak bana yetmiyordu. Ancak DDB Dubai’de çalıştığım dönem UN WOMEN iş birliğiyle hazırladığımız cinsiyet eşitsizliğiyle ilgili kampanyamızı hayata geçirebilmek beni çok mutlu etti. O dönem kendimde fark ettiğim başka bir şey de, artık hayatımda “sadece” çok çalışan biri olmak istemediğimdi. Şehir ilgi alanlarıma hitap etmiyordu. Tam bir müzik tutkunuyum. İstanbul’da neredeyse canlı izlemediğim 80’ler grubu kalmamıştır, ancak Dubai’de izlediğim konser sayısı üç senede üçte kaldı (Spandau Ballet, Simple Minds ve Billy Ocean). Artık Dubai’nin son durağım olmadığını biliyordum ama bir sonraki durağımın neresi olacağını henüz bilmiyordum. Tam da o dönem DDB Berlin’den teklif aldım ve hiç düşünmeden kabul ettim.

DDB Berlin’de kreatif direktör olarak çalışıyorum ve eBay, SONY ve Telekom’dan sorumluyum. Özellikle Berlin’deki deneyimimde her şeyin daha da sistemli işlediğini gördüm. Strateji departmanı en yakın ilişkide olduğum departman diyebilirim. Brief’leri kreatif ekiplerle paylaşmadan önce müşteri ilişkileri ve strateji departmanı ile oturup son şeklini birlikte veriyoruz. Böylelikle müşteri ilişkileri ve kreatif arasındaki son dakika fikir ayrılıkları yaşanmıyor ve bu da müşteriye işi satarken ajansın özgüvenine doğrudan yansıyor. Türkiye’deki “ajansta yaşama” kültürünün tersine herkesin kendine vakit ayırabildiği akşamları ve hafta sonları var. Ajansın düzenli sağladığı şirket içi eğitimler ve misafir sunumlar da hepimiz için son derece besleyici oluyor.

İstanbul seyahatlerimde reklam kuşaklarında dikkatimi çeken çok az iyi iş oluyor ama sektörde müthiş bir potansiyel olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de sektör birbirinden yetenekli insanlarla dolu ama bence ekiplere yapılan yatırım konusu en büyük eksiklik. Festivallerde sektörü gururlandıran işleri büyük bir zevkle takip ediyorum, ancak denk geldiğim pek çok günlük işte taze ve orijinal ‘insight’ eksikliği olduğunu gözlemliyorum.

Bence herkes yurt dışı hedefini koyarken kendisine nasıl bir ajansta çalışmak istediğinin yanı sıra, nasıl bir şehirde yaşamak istediğinin sorusunu da sormalı ve bu yönde bir yol haritası çıkarmalı. Hedefi belirlerken de gerçekçi olmak gerekiyor. Ayrıca çalışmaya mutlaka en başarılı ajanslardan başlanması gerektiğini düşünmüyorum. Eğer aklınıza koyduğunuz bir ajans varsa ve orada çalışma şansını bir türlü yakalayamıyorsanız, size şans verecek daha az isim yapmış bir yerden başlayabilirsiniz.

Önemli olan bir yerden başlamak ve eş zamanlı olarak kendinizde tespit ettiğiniz eksik yönleri tamamlamaya çalışmak. Herkese sevgiler.

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye Mayıs 2017 sayısında yayınlanmıştır.

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.