Mumcu: “İnternet kendi dilini ve edebiyatını yaratıyor” [Özel Röportaj]

Okuyan Us Yayınları’nın hayata geçirdiği Dizüstü Edebiyat serisi, ilk günden itibaren yoğun ilgiyle karşılaştı. İlginin yanında eleştirilerle de tabii. Serinin ortaya çıkışı, yazarların neye göre belirlendiği, kitapların ulaştığı baskı sayıları gibi merak edilen konuları, Okuyan Us Yayınları Kurucusu Cem Mumcu’ya sorduk. Sadece Cem Mumcu değil, Dizüstü Edebiyat yazarlarından Şebnem Aybar, Pink Freud, Angutyus, French Oje ve T.B.’ye de sorularımız oldu.

Cem Mumcu: “Bir metni yazarken satıp satmayacağını düşünmek o metni çuvallatır”

Dizüstü Edebiyat fikri nasıl ortaya çıktı?

Cem Mumcu - Okuyan Us Yayınları Kurucusu

Tüm gün internette çok vakit geçiriyoruz ve blogları da takip ediyoruz. Çoğu zaman gazete ve dergilerde bulamadığımız netliği, kitaplarda eksikliğini hissettiğimiz samimiyeti bloglarda buluyoruz. İnternet insanlara özgürce kendi yazılarını paylaşabilme imkânı vermiş. Bu yazarlar hedef kitleyi de düşünmedikleri ve kitaplarının raflarda yer alması gibi dertleri olmadığı için oldukça sahici yazmışlar. Dertleri yazar olmak değilmiş. Ben bu metinlerin çok kıymetli olduğunu düşündüm. Yazar olan insanların birçoğu hedef kitleyi düşünmeye başlar. Bir metni yazarken onun beğenilip beğenilmeyeceğini ya da satıp satmayacağını düşünmek o metni çuvallatır. Benim bloglarda gördüklerim bu tuzağa düşmemiş metinlerdi. Önce iki kişiyi seçtim ve mesaj attım onlara. Onlarla buluştum ve onlara yazdıklarını çok sahici bulduğumu söyledim. Sonra buna bir isim koymak gerekir diye düşündüm. Kalabalık bir grupla evde otururken ben ‘Dizüstü Edebiyat’ dedim. Bu seriyle farklı kitlelerin ilgisini kitaplara çekiyoruz ve kitap okuma alışkanlığı kazandırıyoruz. Hepimiz birlikte bir tarihten geçiyor ve hatta onu oluşturuyoruz. Çağa bakmaya ve anlamaya çalışıyoruz. Umuyoruz ki internet çağı da kendi diliyle birlikte kendi sanatını ve edebiyatını yaratarak, edebiyat dünyasında arzuladığı amaca ulaşacaktır.

Yazarların belirlenmesi süreci ve bu süreçte gözetilen kriterler neler?

Dizüstü Edebiyat yazarlarının hepsi yazma serüvenine internette başlamış kişiler. Dolayısıyla en öncelikli kriterimiz bu. Yazmaya bir “kitap yazarı” olmak için değil; içindekileri, biriktirdiklerini paylaşmak için başlamış olmak ve özgün olmak mühim. Kendine has bir dile ve samimiyete sahip olmak, Twitter’da veya bloglarda binlerce takipçiye ulaşmaktan çok daha önemli.

Bugüne kadar alınan tepkiler ve geri dönüşler nasıl?

Dizüstü Edebiyat serisi ilk kitaptan itibaren okuyucuyu kendine çekti. Bir sonraki kitabı heyecanla bekleyen, her kitapla ilgili Facebook, Twitter ve bloglarında bolca yorum yapan, kitaplarla çektirdikleri fotoğrafları paylaşan genç ve kalabalık bir kitle oluştu. Zor bir günün ardından dinlenebilmek için, problemlerden uzaklaşabilmek için, gülmek için; otobüste, vapurda, plajda vs. okunacak kitap olarak Dizüstü Edebiyat kitaplarını tercih eden ve bu tercihini paylaşan kitle bizi çok mutlu etti. Gençlere ulaşabilmek, onlar tarafından samimi bulunmak, onlarla arkadaş olmak, onları şaşırtmak çok zorken bunu başarabilmiş olmak bizim için muhteşem. Yazarlarıyla, konularıyla, diliyle, görselliğiyle bir bütün olarak ‘yeni’ ve ‘samimi’ olmayı başardık. Tanıtımlar için hazırladığımız fragmanlar, sosyal medyada bilinirliğimiz ve QR-code gibi uygulamalarımızın da devamını getirerek giderek ‘daha yeni’, ‘daha yakın’ olmayı hedefliyoruz.

Kitapların baskı sayıları hakkında yaklaşık bir rakam verebilir misiniz?

Pucca, Küçük Aptalın büyük Dünyası: 27. baskı
Sami Hazinses, Piç Güveysinden Hallice: 11. baskı
Onur Gökşen, Bizim de Renkli Televizyonumuz Vardı: 6. baskı
Pink Freud, Sorun Bende Değil Sende: 14. baskı
Şebnem Aybar, Bayılmışım… Kendime Geldiğimde 40 Yaşındaydım: 9. baskı
Fatih Aker & Livio Angelisanti, 1 Kadın 2 Salak: 6. baskı
French Oje & T.B. , Erkek Dedikodusu: 10. baskı
Angutyus, Bir Apaçi Masalı: 3. baskı
İstiklal Akarsu, Bir Alex Değilim: 2. baskı
Pink Freud, Sorun Bendeymiş: 4. baskı
Pucca, Pucca Günlük ve Geri Kalan Her Şey: 16. baskı
Bobiler.org, 2012’nin Bobiler Tarihi: 2. baskı
Onur Gökşen, Yedi Kere Sekiz: 4. baskı

Seriye yönelik sert eleştiriler de yapılıyor. Bunlar için ne söyleyebilirsiniz?

Bir kesim tarafından seriye yönelik gelen eleştiriler genelde aynı noktada toplanıyor; Dizüstü Edebiyat’ın edebiyattaki yeri nedir? Popüler olmaları, günlük konuşma diliyle yazılıyor olmaları, içimizden hikâyelerin seçiliyor olması, yazarların tanınmıyor olması bazıları tarafından kabul edilemiyor. “Dizüstü Edebiyat” ismiyle bu farklılığın altını çizdiğimizi düşünüyoruz. Zaten amaçladığımız tam da böyle bir şey.

Gözlemleyebildiğiniz kadarıyla, yazarların hayatlarında kitaptan sonra ne gibi değişiklikler oldu?

Şu ana kadar 13 kitap çıktı bu seriden ve toplam 10 yazarımız var. 10 kişinin 10’u da aynı şekilde yaşadı diyemeyiz bu kitap sonrası süreci. Kimisi sadece kitap çıkarmakla mutlu olmayı seçti, kimi takipçi sayısını 10 katına çıkarttı, kiminin kitabı film olma yolunda, kiminin imza günlerinde izdiham yaşanıyor, kimini hala kimse görmedi, bilmiyor.

*****

Yazarlar ve kitaplarının öyküleri 

Bayılmışım… Kendime Geldiğimde 40 Yaşındaydım

Şebnem Aybar: “Dizüstü Edebiyat’ın en yaşlısıyım, kitabın adından ve de içeriğinden de belli. Kitabın bu seriye katılmasının kısa öyküsü ise şöyle: Yaklaşık 10-12 yıldır, internet ortamında yayın yapan çeşitli e-dergilerde, sitelerde güncel yazılar yazıyordum. Aynı zamanda da işten güçten arta kalan zamanlarda kendimce bir şeyler karalıyordum. O karaladığım şey bir gün “roman” oluverdi. Çok severek takip ettiğim Okuyan Us Yayınları’na bu romanı mail atmıştım. Çok doğal olarak (Herhalde benim gibi yüzlerce kişi dosya gönderiyordur yayınevine) dört- beş ay cevap gelmedi. Kendi kendime “Evet Şebnem, yazarlık maceran buraya kadarmış” dediğim bir gün Cem Mumcu bana mail attı. “Ben size cevap vermiş miydim?” yazıyordu o mailde. “Hayır, vermemiştiniz”, cevabını verdim. Sonraki günlerde, Cem Mumcu dosyamı okuyor. O dönem, tesadüf, Dizüstü Edebiyat projesinin yayınevinde şekillenmeye başladığı dönem. “Seni de bu seriye alalım” diyor ve ben de Dizüstü’lü oluyorum…

Kitap yayınlanmadan evvel, diğer çoğu yazarın aksine benim sosyal medyadaki bilinirliğim fazla değildi. Hala da popüler bir sosyal medyacı değilim. Şu anda ikinci kitabı yazmakla meşgulüm, ilk kitap 9 baskı yaptı. Darısı diğerinin başına diyelim.

Kitaptan sonra hayatımda olan tek değişiklik, okuyuculardan gelen maillerden de anladığım kadarıyla, dostunuz, arkadaşınız değil de hiç tanımadığınız onca kişiye birkaç satırla, paragrafla da olsa dokunmuş olmanın verdiği anlatılamaz zevk, gurur. “Aslında kimsenin kimseden farkı yok” cümlesini anlatabilmiş olmanın sürülesi keyfi. İyi ki Okuyan Us buldu beni, başka bir yayınevi değil…”

*****

Sorun Bende Değil Sende

Pink Freud : “Bundan iki sene öncesine kadar “Kitap yazacaksın, her girdiğin kitapçının çok satanlar listesinde olacak, insanlar seni yolda durdurup yazdıklarında ne kadar kendilerini bulduklarını anlatacaklar” deseler hayal bile edemezdim. Bu başarıda kitaplarımın Dizüstü Edebiyat’tan çıkmasının katkısının çok büyük olduğunu düşünüyorum. Dizüstü Edebiyat artık bir kitap serisinden çok bir marka oldu.

“Bir kitap okudum hayatım değişti diyebilmeyi isterdim.” İlk kitabımın çıkış cümlesi. Belki bir kitap okuyup hayatım değişmedi ama bir kitap yazdım, hayatım değişti. Kitaplar sayesinde çok daha geniş kitlelere ulaşma imkânım oldu. Geçen gün katıldığım bir söyleşide bir anne “Umarım kızım büyüyünce senin gibi olur” dediğinde gerçekten doğru bir iş yaptığımı fark ettim. Amacım insanları eğlendirmek, gelen tepkiler doğrultusunda bunu başardığımı gördükçe oldukça mutlu oluyorum.

En büyük korkum ikinci kitabın ilki kadar sevilmemesiydi, korktuğum başıma gelmedi. Hatta okuyanlar ikinciyi daha çok beğendiler. Kendimi geliştirerek devam etmek istiyorum yazı yazmaya. İnsanlar Bora ve Pelin’in hikâyesini çok sevdiler ve devamını gerçekten çok merak ediyorlar. E benim de hala söyleyeceklerim var. Yani ufukta üçüncü kitap var gibi görünüyor.”

*****

Erkek Dedikodusu

French Oje: “Dizüstü Edebiyat’a katıldığımda ilk iki kitap yayınlanmıştı ve kitap teklifi geldiğinde de açıkçası biraz korkmuştum. Çünkü blogger olarak çok azdık o zamanlar. Blogger’lar yüzünü göstermezdi, ismini söylemezdi çünkü rahatça yazmak istiyorduk ve yazdıklarımızı okumaması gereken insanlar vardı. Çok ilginç bir hayatım yoktu bir de, ailemle yaşıyorum, dağılmamış, keyfi yerinde bir ailem var. Dram yaşamadım hiç. Çok fazla abuk da değil diğer yandan. Her normal insan gibi komik, romantik, eğlenceli ve kötü anılarım vardı. “Peki, ben neyin kitabını yazacağım” dedim kendi kendime. Sonra da en çok yaptığımız şey olan erkek dedikodusunun kitabını yazdık. Kurgu oldu. Çok da keyif aldık yazarken. Zaten kitabı birlikte yazdığım arkadaşım da benim birlikte çok eğlendiğim arkadaşım olduğundan, uyum konusunda hiç zorlanmadık.

Kitabımızın çok satmayacağını düşünüyorduk. “İlk baskı çıksın, onun parasıyla ayakkabı alırız kendimize hediye olarak, bu da böyle bir anı olur” dedik ama kitap çıktığı hafta dördüncü baskıya girdi, birinci ayını tamamladığında ise yedinci baskıya girdiğinin haberini almıştık. Katıldığımız TV programları ve gazetelere verdiğimiz röportajlardan sonra, “Hayatımızdaki en güzel şeyi yaptık galiba” dedik. Sonra çok tanındık, takip edildik, tanımadığımız bir sürü kişi çok sevdi bizi. Hayatımız biraz daha farklılaştı popüler olunca. Dikkat çektik ve güzel iş teklifleri aldık… Bu arada kitabın devamını istedi okuyucular, biz de istedik açıkçası. Bütün kış kitap yazdık: Erkek Dedikodusu 2 – Bu Gece Hiç Bitmesin.  Umarım ikinci kitap da ilki kadar başarılı olur ve çok sevilir.”

 

T.B. : “Yazı yazmak her zaman hayatımın bir köşesinde vardı. Küçük bir kızken yazdığım günlükler yaş ilerlediği zaman bloguma taşındı. Öyle bir şey ki bu, uzun süre yazı yazmadığım zaman kendimi tuhaf hissetmeye başladım. En yakın arkadaşım French Oje ile beraber Cem Mumcu ile tanıştık ve o da kendi aramızda yaptığımız erkek dedikodularını kitaba dökmeyi önerdi. Fikir çok samimi geldi. İki kafadar yola koyulup erkekler hakkında yaptığımız dedikoduları bir romantik komedi kurgusunun içine gizledik. Ben ilk blog açtığım zaman adımın ve soyadımın baş harfleri olan T.B.’yi kendime ‘nick’ seçmiştim. O zamanlar işlerin böyle büyüyeceğini bilebilseydim daha düzgün bir ad seçerdim 🙂 Ama blogdan yola çıktığımız için adımı değiştirmek istemedik. Kitap da bizim için bir maceraydı. Çok severek ve eğlenerek yaptık. Beğenilince ise havalara uçtuk. Sokakta yürürken birinin elinde kitabımı görünce midemde kelebekler uçuşmaya başlıyor. Kitabımız French Oje ile olan ve yıllara dayanan dostluğumuzun bir meyvesi gibi oldu.

Kitaptan sonra ne gibi değişiklikler oldu? En bariz örneğini doğum günümde yaşadım. Twitter’da beni tanımayan bir sürü insan hakkımda güzel şeyler yazıp doğum günümü kutladılar ve ben inanamadım. Çünkü hepsi beni yüz yıldır tanıyormuş gibiydi. Kitap vesilesiyle hayatıma bir sürü güzel insan girdi. Kendimi eleştirebilme ve uzaktan bakabilme fırsatım oldu. Hayal gücümün sınırlarını kaldırabildim ve başka ne yapabilirim diye kendime sık sık sordum. Kitap hayatıma bolca kahkaha ve eğlence kattı. Bir de TÜYAP’taki imza günümüz sanırım hayatımdaki en özel günlerimden biriydi. French ile salona girdiğimizde bizi bekleyen uzun bir kuyruk gördük. Bizim için onca yolu tepip kitaplarını imzalatmak için gelmişler. Çok tatlı, nazik ve kibar kişilerdi. Bir şekilde onların hayatında olabildiğim için çok mutlu oldum.”

*****

Bir Apaçi Masalı

Angutyus : “Son iki yıldır sadece internet sözlüklerinde ağırlıklı olarak mesleki bilgiler (Türk ve dünya mutfağı, şarap sektörü, servis) gibi konular üzerine yazmaya başladım. Çocuk sayılabilecek bir yaşta evden kaçarak Alanya’da otellerde çalıştım. Askerlikten sonra da önce İsveç sonra yıllarca İngiltere’de kaçak olarak yaşadım. Türkiye’ye döndüm gemilerde çalıştım. Sayısını bile hatırlamadığım ülkeleri dolaştım… Bunları bir hayat hikâyesi olarak yazmaya başladım. Derdim kitap çıkarmak ya da edebiyat eseri ortaya koymak değildi. Kuralsız, plansız, programsız, kurgu olmadan yasadıklarımı anlık olarak yazıyordum. Güzel bir deneyim oldu. Önce İnci Sözlük’te daha sonra Ekşi Sözlük’te oldukça ilgi gördü ve tepkiler beklediğimden de olumlu oldu.

Yazar olmak gibi bir iddiam hiçbir zaman olmadı, halen de yok. Yazmayı, anlatmayı yaşadığım tecrübeleri paylaşmak istedim sadece. Sözlüklerde yazmadan önce elime bir kalem almış değilim. Roman, edebiyat eserlerine hiçbir zaman ilgi duymadım. Aziz Nesin, Yaşar Kemal haricinde edebiyatçıların kitaplarını bile okumadım. Şiiri sevmedim hiçbir zaman. Daha çok siyasi, politik, tarihi, komplo teorileri ve eski uygarlıklar üzerine eserlere ilgim oldu.

Alt yapım, eğitimim yok edebiyat ile ilgili, merakım da.  Böyle olunca kurgu kahramanlar, hayal urunu mekânlar ve binlerce defa tekrar edilmiş ağdalı cümleler yerine olabildiğince sade, samimi, gerçek bir bakış ile yazmaktan başka çarem yoktu. Sadece benim değil diğer Dizüstü Edebiyat yazarlarının konumu da bu. Belki de bu yüzden bu kadar ilgi gördük. Okuyucu, doğrusu ya da yanlışı ile kendinden bir şeyler bulduğu için bu kadar sahiplendi diye düşünüyorum.

Kitap çıktıktan sonra pek bir şey değişmedi benim hayatımda. Zaten kendi ismimi bile kullanmadım. İnternetteki nick ile devam ettim. Devam etmesi gereken bir hayatım, işim var. Hayatımın başköşesine koymadım çıkan ya da çıkacak olan kitaplarımı. Gelen tepkiler oldukça olumlu. Sadece zevk için bir beklenti olmadan yazmaya başlayıp ve hiçbir iddiam olmadığı bu kulvarda sonunda bir yerlere gelmek güzel bir hatıra. Yazmaya devam ediyorum. İlk kitap ana hikâyelerin sadece başlangıcı olmuştu. İkinci ve devamında tempo artacak. Yazmak kolay geliyor. Kafamda kurgu yapmama, ilham gelmesine gerek yok. Yaşadıklarımı yazıyorum. Biraz hafıza tazelemek yetiyor.”

Bunları da beğenebilirsin
2 Yorumlar
  1. Can diyor

    Cem Mumcu beyefendi çok güzel anlatmış.Benimse aklıma seneler sonra kendisinin adının Türk Edebiyatı’nın katillerinden biri olarak anılacağından başka bir şey gelmedi.Bu ülkede yozlaşmayan ve bozulmayan kısmen edebiyat vardı,sağolsun kendileri dehasıyla edebiyatın “prestij müzik ailesi” ni oluşturdu. Daha acı olanı “yazarlarımız” diye lanse ettiği isimlerden bir tanesinin bile “yazmak yazarların işidir” diyememesi. 24-25 yaşında kız çocukları acınası hayatlarını acınası üsluplarıyla yazıp kendilerini önemli insanlar sandılar, kendilerine selam verenlere “sen kim oluyorsun?” diye başlayan cümlelerle geri döndüler.Bu ülke cahil cesaretinin Dünya’daki önemli temsilcilerinden biri. Şimdiye kadar nispeten düzgün giden edebiyatımız da işin parasını edebiyatın üzerinde tutan Cem Mumcu beyefendi tarafından katledilmeye devam ediyor. Bu yayınevi’nin -büyük-yazarlarına azıcık bir eleştiri getirirseniz ya kıskançsınız ya haset. Ne kadar tanıdık değil mi? Mahsun Kırmızıgül ve Özcan Deniz gibi adamlar da müziklerine laf edenlere aynen bunları söylemişlerdi. Bu yayınevinin baş yazarı Pucca hanımefendi’nin bir röportajını dinlemiştim. Ağzında sakızla camda konuşan bir mahalle kızını dinliyor gibi olmuştum. Eski sevgilisine olan hislerini “bi gün gızdım dayadıam döşediam” diye anlatıyordu. Mahalle kızlarını aşağılamıyorum ama her gün sokakta milyonlarcasını gördüğümüz insanların hayatı da kitap olmamalı diye düşünüyorum.Cem Mumcu beyefendi keşke dürüstçe tüm Dünya’da olduğu gibi “boş beyinli ergenlerin cebinde ki paraya göz diktim” deseymiş. O zaman yayımladığı kitapları gene almayacak olsam da hiç olmazsa benim için dürüst bir yayın evi sahibi olurdu.

    1. ozan sakin diyor

      Mahsun Kırmızıgül beyefendinin, Özcan Deniz beyefendinin, Cem Mumcu beyefendinin, ergen hanım kız ve küçük beyefendilerin hepsinin, Can beyin de dilediğini ifade etme hakkı vardır. Diledikleri gibi müzik ve edebiyat yapma hakkı da vardır. Sadece Türk edebiyatının, balkonu çiçekli evlerle bezeli ana caddeleri olduğu kadar piç gibi, serseri gibi, sümüklü çocuklarla dolu ara sokaklarının da olma hakkı vardır. O çocuklar büyür, internette takılır, yeni formlar yaratırlar, bazı şeyleri hazmedememiş insanlar da olabilirler, ama yazdıklarını söyleyecek ve aldırış etmeyecek cesaretleri vardır. Long tail (uzun kuyruk) teorisinin dediği gibi, her malın da bir kör alıcısı vardır. Sosyal ve teknolojik gelişmelerle gerekirse Kodak gibi firmalar film üretmeyi bile bırakabilir, Instagram firması milyorlarca dorora Facebook’a satılabilir. Devinim devam eder. Yaptıklarını yapan, yayınlayan, tepki gören, belli bir kitle oluşturan girişimleri dürüst olmamakla itham etmek de beyefendice bir davranış değildir. Yüksek sanat hayalleri olanlara başarılar dilerim.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.