Keşif: Çağatay Odabaş

79. sayımızın Keşif sayfalarının konuğu sanatçı Çağatay Odabaş oldu.

 

Çağatay Odabaş
Sanatçı

1980 İstanbul doğumlu Çağatay Odabaş, Yıldız Teknik Üniversitesi Serigrafi bölümünden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde de resim eğitimini aldı. Avusturya ve Viyana’da sanatsal araşatırmalarda bulunan sanatçı, renklerin ön plana çıktığı deforme figürler ve bu figürlerle oluşturduğu kompozisyonlarla tanınıyor.

 

Tam olarak ne yapıyorsun, biraz anlatabilir misin?

İnsanlarla bağlantı kuracak, onların hafızalarında yer edecek şeylerin peşindeyim. Sanatın artık insanların kendinden bir şey bulduğu zaman daha da kalıcı hale geldiği bir zamanda yaşıyoruz. Bu yüzden eskiden beri hayatımın önemli bir bölümünü kaplayan sinema ile resimlerimi buluşturarak eserler üretmeye çalışıyorum.

Çalışmalarının çoğunda popüler kültür öğelerine yer veriyorsun. Cem Yılmaz, Ozan Güven gibi insanlarla buluşmaların gerçekleşti. Bunların hikayesini anlatır mısın?

Eserlerimde sinema ana konu. Film karakterleri, film sahneleri vb. Cem Yılmaz ve Ozan Güven de ülkemizdeki çok önemli sinemacılar ve aynı zamanda plastik sanatlar konusunda da özel merakları mevcut. Cem Yılmaz ile 2013 Contemporary İstanbul Sanat Fuarı’nda tanışmıştık. O dönemde şu anda kullandığım tekniğimi çeşitli mazlemeler ile uyguluyordum ve o dönemde ilk yaptığım eser de yine Cem Yılmaz’ın koleksiyonundadır. Dolayısyla onlarla yollarımızın çakışması böyle oldu. Her ikisi de sanatıma ve bana çok büyük destekler verdiler ve halen vermekteler. Hem koleksiyonlarında hem de dostluklarında yer almak benim için büyük onur.

Marmara Resim’den bugünlere uzanan yolculuğunda neler yaşadın?

Ben 15 yaşımda üniversiteye başladım. Marmara Resim ikinci üniversitemdi. Şöyle özetlemekte fayda görüyorum, okul bazı metodları öğreten ve onları tatbik etmenizi sağlayan bir yer ama hayatın esaslarını, mesleğinizin ve tutkularınızın zorluklarını asla size öğretmiyor. Okuldan sonra bir süre yurt dışına, Fransa’ya gittim. Orada okulda öğrendiğim şeylerin çok yetersiz olduğunu gördüm. Yıllar boyu mücadeleler, hayal kırıklıkları vs. derken inanarak, yılmadan çalışmanın getirdiği başarıya kavuştum. Pek çok röportajımda söylediğim, benim de anahtarım olan Nietzsche’nin bir sözü vardır; “Yüreğinin ve beyninin ateşine güvenemeyenler kalıcı başarılara imza atamazlar.”

“Close Up” serginde ikonik film sahnelerini pointillist teknik ile yansıtmışsın. Neden bu tekniği tercih ettin, arka plandaki hikayesini anlatabilir misin?

Bu pointillist tekniği önceleri çeşitli malzemelerle uyguluyordum; boncuk, çelik, ahşap gibi. Dev bir abaküs düşünün, o mantık ile. Fakat bunları yaparken bir yandan bu işi boya tekniği ile nasıl çözerim diye çeşitli çözümler düşünüyordum. Çünkü ben her sanatçının ilkel dürtülerinde boyaya dönme isteği olduğuna inanıyorum. Bu tekniği yıllarca geliştirerek şu anki haline getirdim. Bunu yaparken bazen bir mühendis gibi çalışıp düşümek gerekiyor. Hem teknoloji hem de geleneksel yöntemlerin tümünü çalışmalarımda harmanlayıp kullanıyorum diyebilirim. Beni takip edenler her defasında eserlerimin çok yüksek bir perfeksiyonda finale ulaştığını söyleseler de bu bana hiçbir zaman yeterli gelmiyor ve hep daha iyisini yapmaya çalışıyorum.

Kendi tarzını nasıl tanımlıyorsun ve yaratıcılığını ilk nasıl keşfettin?

Sinema benim ana tutkum. Ben her sanatçının yaptığı iş dışında çeşitli hobilerinin, ilgi alanlarının ve farklı tutkularının olması gerektiğini düşünüyorum. Sadece resimle ilgilenen bir ressam veya heykel ile ilgilenen bir heykeltıraşın eserlerinde zenginliği yakalamasının güç olduğunu düşünüyorum. Çünkü hayatımızda yaşadıklarımız, eserlerimizin hamurunda olup onları meydana getiren şeyler. Ben büyük bir sinema tutkunuyum, evimde binlerce filmim var, çocukluğumdan beri filmlerle büyüdüm, hayal dünyamı bunlar üzerine inşa ettim. Dolayısıyla eserlerim ve tarzım da bu yönde oluştu. Yaratıcılığımı çocukken dedem, annem ve babam fark etti, 3-4 yaşımdan beri yaptığım tüm çizimleri saklamışlar zaten. Çocukken film ve çizgi filmleri izleyip onların resimlerini çizmeye bayılırdım. Daha sonra biraz daha büyüdüğümde karikatüre merak saldım. O yıllardaki karikatür dergilerinde çizimlerim yayınlanırdı. Küçük vinyetler ve karikatürler çizerdim. Ama tüm bunların yanında ailemin benim hayal gücümü özgürce kullanmama olanak sağlamaları, bir şeyler yapabilme yeteneğimin ilk keşfidir bence.

Nerelerden ve kimlerden ilham alıyorsun? Örnek aldığın, çalışmalarını beğendiğin birileri var mı?

Benim ilham kaynağım sinema. Bunun dışında plastik sanatlar alanında beğendiğim sanatçılar ise Caravaggio, Hieronymus Bosch, Jean Dubuffet, Gerhard Ricther, Jeff Kons, Takashi Murakami, Kaws.

Türkiye’de sanatçı olmanın iyi ve kötü yönlerini anlatabilir misin?

Her ülkede veya coğrafyada sanatçı olmanın iyi veya kötü yönleri mevcut. Ben naçizane kötü ve zor süreçlerin/etkenlerin farkında olup yaşadığım ülkedeki iyi kısımları görerek ilerlemeyi tercih ediyorum. Ülkemizde son yıllarda sanat büyük bir ivme kazandı. Artık büyük koleksiyonerlerimiz ve onların oluşturdukları büyük koleksiyonlarımız oluştu. Ama bundan da önemlisi, genç nesil bir koleksiyoner kitlesi ortaya çıktı. Son derece bilinçli, ne istediğinin/tutkularının farkında olan ve koleksiyonuna katacağı sanatçıyı tanımaya özen gösteren bir kitle bu. Çünkü koleksiyoner sanatçıyı tanıdığı zaman eseri hayatında daha özenli bir yere oturtabiliyor. İşte bu ve bunun gibi pozitif gelişmeler ve ülkemizde son yıllarda sanat fuarlarına, müzelerimize gösterilen ilgi bence son derece olumlu.

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 79. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.