Kahramanlar: Göktuğ Sarı

Freelance reklam yazarı Göktuğ Sarı, kahramanı olan Oscar Ödülleri ve Don Kişot’u kaleme aldı.

Kahraman deyince insanın aklına binlerce şey geliyor. Hayat kurtaran, süper güçleri olan, cesur, hikayeyi taşıyan, ilham veren… Herkesin kahramanı ve kahraman algısı bambaşka. Herkes kendince yorumluyor. Benim içinse “kahraman” kelimesi aslında tek bir şey ifade ediyor; “hayat değiştiren”. Benim kahramanım bir kişi değil. Benim kahramanlarım var ve ikisi de nefes alan, yaşayan bireyler değiller. Biri bir romanın baş karakteri ve bugünkü Göktuğ’a şekil veren kahraman, diğeri ise Göktuğ’un hayallerine yön veren bir ödül statüsü… Evet, yanlış okumadınız, onca yaşayan ve ilham veren kahraman varken benimkiler çoğu insan tarafından dikkate bile alınmayacak iki tuhaf “adam”.

Öncelikle ilkinden başlayayım. Adı Don Kişot. 400 civarı yaşta. Siz onu Don Quixote ya da orijinal adıyla Don Quijote olarak da tanıyor olabilirsiniz. Kendisi Miguel de Cervantes tarafından yaratılmış ilginç, delüzyonal ama bir o kadar de zeki ve cesur bir karakter. Ben bu karakter sayesinde hayatı ve kötü niyetli insanları alt etmeyi öğrendim. “The Greater Fool” (teşekkürler Jale Parla) tamlamasını hayatımın merkezine aldım ve hayatın aslında çok da ciddiye alınmaması gerektiğini öğrendim. Don Kişot bana istediğin kadar aptal olmayı ama aynı zamanda farkında olmayı öğretti. Sen her şeyin farkındaysan, insanlar sana deli deseler bile sen gülüp geçeceksin, çünkü aslında yaptığın her şeyi bilinçli yapıyorsun, sadece onlar bunun farkında değiller ve seni yaftalıyorlar. Bu da elbette işine geliyor çünkü hiçbir zaman kendini açıklamak zorunda kalmıyorsun. Bence Don Kişot’un iç sesi şunları diyordu: “Siz bana aptal ve deli diyorsunuz ama ben daha büyük aptalım, her şeyin farkındayım ama siz bunun farkında değilsiniz. Asıl aptal kimmiş göreceğiz!” Teşekkürler Don Kişot!

Diğer kahramanıma gelecek olursak… efendim kendisi 91 yaşını doldurmak üzere. Çoğunlukla altından ve oldukça ağır. Üstelik kendisine dünyanın en meşhur ve zengin insanları bile oldukça saygı duyuyor. Adı Oscar. Sadece en iyiler Oscar ile tanışma şansına erişebiliyor. 1998 yılında kendisiyle ilk kez televizyonda karşılaştığımda hemen bağımlısı oldum. Orada onunla olmalıydım, onu tutmalıydım, onu havaya kaldırıp “Akademiye teşekkürler!” diye bağırmalıydım. Sonra dönüp kendime “ama nasıl?” diye sordum. Hemen yeteneklerimi gözden geçirdim; kulaklarımı oynatabiliyordum, dilimi içe doğru bükebiliyordum, mezdeke çaldığında güzel dans ediyordum, ha işte bir de şiir, hikaye, deneme gibi şeyler karalıyordum. Sanırım iyiydim de herkes seviyordu okuduğunda. Buldum! Yazarlıktı benim yeteneğim. Yaratıcıydım da sanırım… Hep birçok kişinin görmediği açılardan bakabiliyordum hayata, fikirlere, insanlara. Gözümü bile kırpmadan her sene o televizyona çıktığında sabahlara kadar canlı yayını izliyordum, hala izliyorum. Bana hayatta ne yapmam, ne olmam gerektiğini o öğretti. İlk Oscar alan Türk ben olacaktım. Hem de Orijinal Senaryo dalında. Orhan Pamuk, eat your heart out, ben geliyorum! Gözünüz üzerimde olsun. Demedi demeyin. Teşekkürler Oscar Bey!

Kahramanınız değil, kahramanlarınız olsun. İyisiyle kötüsüyle onları hep sorgulayın. Kapabildiğinizi kapın. Kendinize uyarlayın. Birilerinin kahramanı olun.

Not: Ayrıca buradan benimle sabahlara kadar usanmadan Oscar canlı yayınlarını izleyen, Türk ünlülerinin kötü telaffuzlarına maruz kalan, kırmızı halıda yıldızlara benimle puan veren canım anneme de sevgiler.

Not 2: Hazır fırsatını bulmuşken buradan hayatım üzerinde etkileri olmuş diğer birkaç kahramanıma da selam çakayım: Britney Spears, Natalia Oreiro, Harvey Milk, Aaron Sorkin, Jale Parla, Aydın Arıcı, Ryan Murphy, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Netflix, Dostoyevski, Kazuo Ishiguro, Harry Potter…

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 85. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.