Hız mı yaratıcılık mı? 

İki zihnin oynaması gereken önemli rolleri anlamak, sizi daha hızlı ve yaratıcı çalışır hale getirebilir.

Eskiden ucuza, iyi ya da hızlı çalışabileceğiniz söylenirdi ancak sadece iki seçeneği seçebilirsiniz.

Sir Martin şimdi bu üçünü aynı anda gerçekleştirme vaadi veriyor çünkü müşteriler ücretin üçte biri için yarı zamanda tamamlanan bir iş istiyorlar ancak bu durumda çıkması ihtimal olan kötü işi de kabul etmeyecekler, siz de etmezsiniz tabii. 

Biz yaratıcıların seçme şansı var. Kötü bir iş yapmak bizi yavaşça öldürür. Ucuz iş yapmak ise rekabeti aşağı çeker ve metalaşan yaratıcılığı sürdürülebilir kılmayacak. Hepimiz Bristol’de bitki bazlı kafeler açacağız veya evden çalışmaya başlayacağız. O zaman geriye ne kalıyor? Hız.

Şimdi geleneksel olarak çok çalışan yaratıcı, hızlı = kötüdür diyecek. Hızlı olmak yaratıcılıkta düşüşü getirir. Yaratıcı insanlar kısa brief gördüklerinde öfleyip pöfler ve ilham almaları için yeterli alan verilmez.    

Ancak ben şöyle düşünüyorum; hızlı = daha yaratıcı veya en azından öyle olabilir.

Eğer sizi haklı olduğuma ikna etme konusunda herhangi bir umudum varsa sinir bilimle ilgili bazı uydurmaların içinden çıkamayız.

Eğer yaratıcıları, sanatçıları, müzisyenleri, komedyenleri, tasarımcıları veya teknolojistleri dinlerseniz aynı konuların tekrar tekrar gündeme geldiğini görürsünüz.

Bazen akış sizi bir yere götürür bazen de götürmez. Kendinizi yazmaya zorladığınızda fikir bulmanız daha da zorlaşır. O zaman bu noktada bir şüphe oluşur. Koridorlarda koşarak çığlık atarsınız, sadece birkaç saat önce muhteşem gibi görünen bir fikrin ne kadar kötü olduğunu göremeyecek kadar kör olduğunu için aynanın önünde durup kendinizi yumruklarsınız.

Daha da kötüsü mantığın sihirbazlığı yenmesi paradigması hala var. Uğultulu odada gerçekleşen bu heyecan verici toplantılarda herkes fikrinizi beğenir; son derece ihtiyaç duyduğunuz o samimi göz kırpma hareketi, gurur içindeki yönetici yaratıcı yönetmenden gelir. Yönetici ise çalışanların mola vermelerini ve hafta sonu da çalışmamalarını söyler. 

Bu noktada ne olur? Teori şu; yaratıcı düşünme, iki tür zihin aktivitesini gerektiriyor: Yaratıcı ve düzenleyici.

Yaratıcı; çocuk ruhlu, duygusal, dolambaçlı ve kaygısızdır. Yeni bağlantılar kurar, sihirlidir, karıştırmamanız gerektiği söylenen iki şeyi karıştırdığınızda ne olacağını sorgular. Yaratıcı, bir şeyin kısa olup olmadığı, işe yarayıp yaramayacağı veya manalı olup olmadığı gibi sonuçlarla ilgilenmez. Yaratıcı, yaratım sürecine ve “eğer…?” sorusu ile tetiklenen dopamine bağımlıdır.  Düzenleyici kısım aynı zamanda duygusal bir canavardır ancak daha yargılayıcı, duyarlı, analitik ve eleştireldir. Düzenleyici aynı zamanda yaratıcıdır da fakat sonuçlar ile daha ilgilidir. ‘Bu doğru mu? İşe yarayacak mı? Daha önce yapılmış mı? Bu iş beni nasıl gösterecek? D&AD’de ödül alacak mı? Bir şey kaçırdım mı? Yapabileceğimin en iyisi bu mu? Instagram takipçilerim artacak mı?’ gibi sorular sorar.

Hem yaratıcı hem de düzenleyici kısım aynı anda, aynı alana yöneldiğinde gerçek problemler oluşur.

Bunu onaylıyor musun?

Bu fikir harika!

Hmmm, bu fikir biraz karmaşık…

Bu fikir b*k gibi! Çok kötüyüm!

Dur, bu fikir fena değil.

Hey, bu fikir mükemmel! Ben mükemmelim!

Bekle…

Eğer bu modda çalışırsanız; düzenleyiciye sürekli olarak yaratıcı tarafı yargılayarak durdurmasına izin verirseniz, yarattığınız fikirlerin miktarını ve hiçbir zaman görülmemiş bir şey üzerinden tökezleme olasılığını sınırlandırırsınız. Kazalar ve dönüşümler…

Bu rollercoaster’a dikkat etmek; işkence altında ilham bekleyen bir sanatçı olmak yerine, daha etkili bir fikir makinesi haline gelmek için atılabilecek ilk adımdır. 

Bu iki zihin durumunun önemli rollerini anlamak, daha yaratıcı çalışmaları daha hızlı bir şekilde yapabilmenizi sağlayacak kapıyı açabilir.

Asıl numara, yaratıcı ve düzenleyicinize farklı iş tanımları vermenizde. Yaratıcının işi, miktara odaklanmaktır. Editörün işi, niceliği göz önünde bulundurarak kaliteden sorumlu olmaktır.

Engine CCO’su Billy Faithfull

 

 

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 91. sayısında yayımlandı.
Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.