Her şey çubuklu forma yüzünden olmuştu…

Futbola o kadar düşkün bir gençken ne oldu da futboldan nefret etmeye başladım diye sorguladım. Cevabı beni bakın nerelere götürdü…

Geçtiğimiz günlerde ufak tefek ev ihtiyaçlarını (Niğde Gazoz, yoğurt, Tadım bol tuzlu çekirdek ve mizah dergilerini vs.) bahane ederek uğramaya çalıştığım mahalle bakkalımızın kapısından girdim. Her zamanki gibi futbol seyrediliyordu (Maç olmayan günlerde de malum diziler seyredilir).

Mahalle bakkalımızla bugüne kadar toplam kelime sayısı 20’yi geçmeyen bir mesafemiz olmasına rağmen benden beklenmeyecek bir şekilde, “Sende Fenerbahçeli tipi var” dedim. Bu arada beni tanıyanlar iyi bilir; futboldan pek haz etmem, hatta nefret boyutuna varan bir durumum bile var denebilir. Dolayısıyla, o da şaşırdı ancak “Fenerli değilim, Trabzonsporluyum; ama fanatik değilim. Ben futbol oyununu seviyorum” diyerek cevabı yapıştırdı. O anda futboldan ne zaman soğuduğumu hatırladım. Sihirli cümle “Futbol oyununu seviyorum” idi.

Gözümün önünden geçenler

Oysa çocukluk ve gençliği boyunca günde 10 saat futbol oynayan biriydim. Semtimiz Kadıköy, Kuşdili Çayırı çevresiydi. Rahmetli babamın “Papazın çayırıydı orası” diyerek başladığı Fenerbahçe anıları, Dereağzı’ndaki lunapark ve Fenerbahçe antrenman sahasında geçirdiğimiz anlamsız saatler, Alpaslan, Oğuz, Selçuk, İlyas, Schumacher’li efsane günler, sanırım 4-5 yaşlarındayken ilk kez gittiğim Fenerbahçe-Galatasaray derbisi ve “çubuklu forma” gözlerimin önünden bir anda geçip gidiverdi…

Sonraki yıllarda her hafta oynadığımız halı saha maçları, apartman önünde kare oyunu ile geçirdiğimiz saatler ve deniz kenarında güneş altında kumda yaptığımız bitmeyen maçlar aklıma geldi…

O sadelik, futbol oyununun güzelliği idi beni cezbeden. Peki ne olmuştu da hayatımın içine bu kadar giren ve çok sevdiğim futboldan soğumuştum?

Her şey “çubuklu forma” yüzünden olmuştu.

Önce forma reklamları değişti, sonra Umbro, adidas vs. gibi markaların rekabeti başladı. Çirkin futbolcuların yerini yakışıklı, bakımlı, spor otomobillere binen, manken, model (ağırlıklı uvertür) sevgililer edinen futbolcular aldı. Yetmedi yabancı futbolcu transferleri, onlara tutulan on binlerce euro’luk villalar, TV hakları, şifreli yayınlar vs. derken futboldan soğumuştum.

4-5 yaşlarında şu anda aramızda olmayan Özcan abimi maç dönüşü deşifre ederek, babama “İbne hakem ne demek?” diye sorup, Özcan abinin babamdan fırça yemesine sebep olmuştum.

Sporun endüstrileşmesi…

Beni futboldan soğutan endüstrileşmesiydi. Tıpkı nefessiz izlediğim Formula 1 yarışlarından soğuduğum gibi.

2003 yılında Cumhuriyet gazetesinde yazdığım bir makalede; “Artık pilotların hepsi yakışıklı, yerlerde yağ izi yok, motorlar bozulmuyor, pilotlar neredeyse terlemiyor” diye eleştirdiğim Formula 1 gibi futboldan da klasik çubuklu formalar kalktığı zaman soğumuştum. Oysa Altıyol Yılmaz Spor’dan aldığım klasik çubuklu Fenerbahçe formam, adidas kramponlarım ve uzun beyaz çoraplarım hayatımdaki en değerli hazinemdi. Futbol sadece oyun değildi artık, koskoca bir sirke dönüşmüştü; tıpkı Formula 1 yarışları gibi.

Aslında bir bir kaybolan değerlere olan tepki sanırım benimki… Tıpkı kapanan mahalle bakkalları ve pıtrak gibi çoğalan zincir mağazalar,  yerini dev şirketler tarafından işletilen tek tip restoranlara olan tepkim gibi.

Ömer Erdem / Campaign Türkiye Yayıncısı

Bu yazı Campaign Türkiye’nin Mayıs 2013 sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.