Dikkat: Teknolojinin geleceği biyolojide

Geçtiğimiz 20 yılda dijitali insanlardan ayrı bir kavram olarak ele aldık. TV ve açıkhava reklamcılığını analog olarak tanımlarken, sosyal medya ve iPhone uygulamalarını “dijital” sınıfına sokmamızın nedeni biraz da bu oldu.
İşin aslı, elbette tüm mecralar günümüzde analog ve dijitalin karışımına dönüştü. Ancak bunun da ötesinde, içinde yaşadığımız ortamın tamamı internetle iç içe geçti, dolayısıyla dijital ayrım ortadan kalktı.

Tüm bunlar, reklamcılar, yayıncılar ve perakendeciler sadece davranışsal veriyi kullanmayı bırakıp biyometrik veriye doğru ilerlediğinde daha da belirgin hale gelecek. Aslına bakarsanız iPhoneX’in yüz tanıma özelliklerinin yaygınlaşması sayesinde bu gerçekleşmeye başladı bile.

Çin’de biyometrik büyük gelişim gösterdi. Hangzhou’daki KFC’de şimdiden “gülümseyerek ödeme” uygulamasını kullanabiliyorsunuz. Alibaba’da ofis çalışanları kartla ya da şifreyle giriş yapmak zorunda değil çünkü yüz tanıma sistemi devrede. Tokyo’daki Henn na Hotel’de ise otel kayıtları otomasyonla yapılmakla kalmıyor, konaklamanız süresince anahtarınız olmuyor çünkü insan yerine sadece robot çalıştıran bu otelde yüz tanıma sistemi kullanılıyor.

Şu anda biyolojinin geleceğin teknolojisi olduğu heyecan verici bir çağın başlangıcındayız.

Müzikal DNA

Ne var ki markalar ve ajanslar bu konuda biraz geride kalmış durumdalar. Üstelik bilgi teknolojilerinin ve biyolojinin bir araya gelip iletişim çözümü yaratması, daha da ileri gidip bunu hem yaratıcı hem de ticari bir uygulamaya dönüştürmesi nasıl mümkün olacak, henüz belli değil.

Ancak geçen yıldan beri bunun ipuçlarını çevremizde görüyoruz. 2017’de Wyss Biyolojik Mühendislik Enstitüsü (Wyss Institute for Biology Inspired Engineering) ve Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi iş birliğiyle dijital bir film, yaşayan bir bakterinin genomuna kodlandı. Orijinal gif’in yanında gösterilen bakteri genomundaki kopya, yürüyen bir at görselinin kusursuza çok yakın bir şekilde kopyalanabildiğini muhteşem bir kanıtla ortaya koydu. Bu gelişme, gelecekte bilgisayarların veriyi DNA’da depolayıp hesaplamalar yapacağının, hücrelerin kendilerinde meydana gelen değişimleri kaydedip bu bilgiyi kullanmamız için bizimle paylaşacaklarının sinyallerini verdi.

Ondan önceki yıl müzik grubu OK GO, yeni albümlerini DNA’ya kaydettiler. Bu deneyi ele alan çok güzel bir BBC belgeselinde grubun solisti Damian Kulash, “15-20 yıl kadar önce üniversitedeyken kaydettiğim müzikleri şu anda dinleyemiyorum. Bir zamanlar geleceğin ta kendisi gibi görünen kayıt makinelerini bulamamamın ötesinde, artık o kasetleri çalacak cihaza bile ulaşamıyorum” yorumunu yaptı. Müzisyen, veri depolamanın geleceğini açıklarken vücutlarımızı donanım, DNA’mızı yazılım olarak kullanacağımızdan bahsetti. Müzik ve eğlence sadece veriden ibaret olduğuna göre, 1’lerin ve 0’ların DNA’mıza kodlanmaması için bir neden olmadığını söyledi.

Burada karşımıza bir soru çıkıyor: Reklamını DNA’da depolayan ilk marka hangisi olacak?

Yüz tanıma, sesli asistan ve duygusal analitiğin ortaya çıkışı ve birbirine entegre olması sonucunda yeni bir iletişim teknolojileri paradigmasının başlangıç noktasındayız.

Geçtiğimiz günlerde Massive Attack bahsi geçen deneyi sürdürerek 20. yılını kutlayan albümü Mezzanine’i DNA moleküllerinde depoladı. Pahalı bir süreç olabilir ama çok açık bir değeri var: Bu başyapıt yüzlerce, hatta binlerce yıl boyunca arşivde kalacak ve belki çok daha uzun süre boyunca kopyalabilir olacak. Massive Attack’in teknoloji yöneticisi Andrew Melchior, “Bu, nostaljiden kurtulmanın yolu” yorumunu yaptı. Blade Runner 2049’u izleyenler anlayacaktır, neyin gerçek olup olmadığını anlamanın yolu, DNA’da depolanan veriyi araştırmaktan geçebilir.

Uzun bir süredir bu çağa yaklaşmaktaydık ve bence her şey iPhone’la başladı. Steve Jobs, Stewen Brand’in takipçisi ve 70’lerin başlarında yayımladığı “Whole Earth Catalogue”un hevesli bir okuruydu. Hatta onu “Kağıda basılmış Google” olarak tanımlamıştı.

Sistemin tamamını ele alan bu felsefe, her şeyi daha iyi yapabilmemiz için dünyanın tamamını bir alet takımı olarak görüyor. Sadece mühendislik ve bilişim teknolojilerine odaklanmak yerine ekolojiyi, iletişimi, kanlı canlı doğal çevrenin yanı sıra silikondan oluşturulmuş dünyayı da kapsıyor. Bu yüzden iPhone’un son 40 yılın teknolojileri arasında en sezgisel, kullanıcı dostu ve “insansı” olanı sayılması, çoğu zaman “insan formunun bir uzantısı” olarak görülmesi şaşırtıcı olmasa gerek. iPhone “yazılıma” öncülük etti ve bunu yaparken de “bilgi biyolojisi”nin en iyi örneklerinden birini sundu. Ancak dahası da geliyor: Yüz tanıma, sesli asistan ve duygusal analitiğin ortaya çıkışı ve birbirine entegre olması sonucunda yeni bir iletişim teknolojileri paradigmasının başlangıç noktasındayız.

Yıllar önce Kevin Kelly, “Fizikten elde edebileceğimiz bilgiden çok daha fazlası biyolojide var. Doğanın kendisinden alabileceğimiz miktarda veri başka hiçbir yerde yok” demişti. Bunun farkına ilk varan, iletişimi fizikselin veya dijitalin ötesinde biyolojik bir kavram olarak görmeye başlayan markalar savaşı kazanacak, dünyanın en kişisel arayüzünü, “biz”i ele geçirecekler.

 

Tracey Follows
Futuremade Kurucusu

 

 

 

Bu yazı ilk olarak Campaign Türkiye’nin 77. sayısında yayımlandı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.