Çıktığımız iş yerlerine geri dönecek miyiz?

Çıktığımız iş yerlerine geri dönecek miyiz?

Gerçekten neden iş yerindeydiniz? Çünkü iş orada yapılıyordu. Bir iş yerine ait olmak, bordrolu olmak için, herkes o iş yerine gitmek zorundaydı.

Esnek saatler, esnek kıyafetler, cuma partileri, haftada bir gün evden çalışmalar, tam tersi gibi gözükmesine rağmen, hepsi tekrar geri iş yerlerine dönülsün diye yapılan uygulamalardı aslında.

Geçtiğimiz 20 yılı iyi geçiren şirketler biraz olsun “Uzaktan liderlik” ve “Ait olmadan ait hissetirme” yeteneklerini geliştirdiler ve sabit iş yerlerinden uzaklaştılar, ancak bu riski alamayan, ya da elinde doğru yetenek havuzu olmayan milyonlarca şirket için o iş yerleri bir türlü kapanamadı.

Ta ki pandemiye kadar.

Monotonous
Kelimenin etimolojisi eski Yunan’a dayanıyor. Mono ve Tonos’un bir arada kullanımından gelmiş günümüze. Mono, aynı, tek, yalnız (same,single, alone) demek. Tonos ise ton, ses. Türkçe’ye tekdüze olarak çevrilmiş ama tekdüze bence günlük kullanımı sebebiyle diğer anlamını unutturuyor, o da tek ses.
Sabit bir iş yeri aslında tam da bunun için var, tek ses için. Tek yer (iş yeri), tek çalışma saati, tek tip kıyafet (hala pek çok işyeri için), tek hedef, tek bordro, tek işveren, …

Yani monoton.

Valentine. Ünlü tasarımcı Ettore Sottsass’ın Olivetti için tasarladığı ve bugün pek çok tasarım müzesinde sergilenen daktilosunun ismi. Asıl sergilenme sebebi ise sadece tasarımı değil, aynı zamanda kavramsal karşılığı. Çalışmak için iş yerine gelmenize gerek yokkavramını ilk düşündüren tasarım olması.

Sottsass tasarımını tanımlarken şöyle başlıyor:

Ofis dışında her yerde kullanılabilsin, ve olabildiğince monoton çalışma ortamına ait şeyleri size hatırlatmasın (bu yüzden parlak kırmızı) yani tam bir anti-makine makinesi olsun istedim.

Sottsass’ın tasarladığı sadece taşınabilir bir daktilo değildi aslında, dönemin iş yeri ve çalışma hayatı tanımlarının tam tersine kıpkırmızı bir daktilo yaptı ve adını da “Valentine” koydu.

Olivetti Valentine, hele de internet öncesi dünya ile karşılaştırırsak belki de dünyanın ilk taşınabilir bilgisayarıydı, ilk defa insanlara, evden, parktan, köşedeki kahveden, özetle her yerden çalışabilmeyi hayal ettirdi. Tam 52 yıl önce.

1968’ten bir Olivetti Valentine basın ilanı, Alamy Stock.

Çalışmak için “bir yer”’e gerçekten ihtiyacımız var mı?

Valentine’dan 52 yıl sonra, 2020’de pandemi sebebiyle pek çok iş yeri belirsiz bir süre için kapatıldı. Çalışanların çoğu evlerinde. İşler devam ediyor. Teknoloji de, evdeki imkanlar da buna müsait. Peki bu böyle sürüp gidebilir mi? Kapattığımız şekliyle iş yerlerine bir daha hiç dönül(e)meye bilir mi?

Bence evet.

Ben sabit bir işyeri kavramının çoktan bittiğini düşünenlerdenim.

Sadece özel bir takım ekipmanlarla ya da ekiplerle bir araya gelerek yapılan bir işiniz yoksa, tek ekipmanınız taşınabilir bilgisayarınız ya da tabletinizse, bir daha işyerine hiç dön(e)meyebilirsiniz.

Şehir merkezlerinin bu kadar kalabalıklaştığı, arsa değerlerinin bu kadar yükseldiği, herkesin bir yandan karbon salınımını azaltmayı kovalarken diğer yandan, insanları şehrin bin farklı yerinden, toplu veya özel taşıma ile bir binaya sokmanın, bir süre sonra da tekrar eve göndermenin süreceğini düşünmüyorum.

Kaldı ki pandemi bitene kadar, bu kararı zaten verecek olan işverenler değil, pandemi.

Pandemi ortadan kalktıktan sonra ise ekonomi.

Pandemi süresince pek çok işveren, aslında iş yerine gitmeden de olduğunu gördükçe, hele de kar marjları virüsün ekonomik etkileri altında daraldıkça, eminim bugün olduğundan daha yakın olacaklar, iş yerlerinden vazgeçmeye.

Monotonun demokratizasyonu mümkün mü?
Peki iş yerleri ortadan kalkmışken, aslında bordro da ortadan tamamen kalkabilir mi? Hem işveren hem de çalışan tek sesten çok sese geçebilir mi?

Bir bordroya sahip olmakla (tek bir iş yerinde maaş ve yan imkanlar karşılığı sigortalı çalışmak), olmamak (şahıs olarak, iş karşılığı fatura kesmek) arasındaki farkı pandemi günleri çalışma şeklimize yansıtırsak, aslında olası sistemi kolayca öngörebiliriz.

Doğru planlamış bir katkı sistemiyle sosyal güvenlik kurumu sizi sağlık sisteminden faydalandırabiliyorsa, ihtiyacınız olduğunda veya emekli olduğunuzda sizi finansal olarak destekleyebiliyorsa, aslında bir bordroya ihtiyacınız yok.

Ortadan her sabah aynı işyerinde buluşarak çalışma eylemi kalktığında, aslında her çalışan birden fazla işverenle çalışabileceği gibi, her işveren de dünya üzerinde anlaşabildiği her çalışanla çalışabilir mi? Yani monoton, demokratize olabilir mi?

İş, çalışan, iş yeri ve işveren dörtlüsündeki iş yeri, pandeminin süresi uzadıkça ve gittikçe mali bir yük haline gelmeye başladıkça, ilk vazgeçilecek parametre olabilir ve aşağıdaki tabloda anlatmaya çalıştığım bir anlaşma düzenine dönülebilir.

Tabi ki kısa vade için bu olası yeni düzene geçmek kolay değil ama orta ve uzun vade için bu olası değişiklik;

İşveren açısından, virüsün ekonomik etkileri altında sıkışan kar marjlarını biraz olsun rahatlatabilmek adına iki fırsat sunabilir. Bir yandan iş yeri maliyetlerinden kurtulurken, aynı zamanda bordro maliyetlerinde elde edeceği ciddi verimlilik fırsatı, kriz sonrası için bile cazip bir plana dönüşebilir.

Çalışan açısından ise bu, riskin bölündüğü, bir iş verene olan aidiyetin azaldığı, bir yandan sevdiği iş, bir yandan mecbur olduğu bir işin yapılabildiği, kişinin kendine ayırdığı zamanın ve kalitesinin arttığı, hatta bazı evler için, işte de birbirini destekleyen yeni tip power coupleların doğduğu, bir hayat tarzına dönüşebilir.

Demokratizasyona hazır mıyız?
Hazır olup olmadığımızı çok uzak olmayan bir vadede görmeye başlayacağız bence. Çünkü eğer aynı işyerinde buluşarak çalışma eylemi ortadan kalkacaksa, bordrosuz çalışma bir norm haline gelecekse, bu yeni düzen bizi acilen aşağıdaki kavramlara odaklanmak zorunda bırakacak.

Hedefler belirlemek değil sistemler tasarlamak. Çalışanların ve yöneticilerin fiziksel olarak birlikte olmadıkları bir düzende, işverenlerin kısa vadeli hedeflerle eşgüdüm yaratması artık mümkün olmayacak. O yüzden işverenlerin çok iyi çalışma sistemleri kurması gerekecek ki, sisteme dahil olan herkes yüksek verimlilikte işini yapabilsin. Bunu yapamayan, kurum kültürü yıllar içinde işi bir şekildeyapmaya göre evrilmiş iş yerlerinin çoğu ise yok olup gidecek.

Hesap sorma, hesap verme. İşverenlerin bugün hesap sorma gereği duymadığı pek çok küçük ya da büyük iş için çok daha fazla hesap sorması gerekecek. Hesap verilebilirliği, uzaktan yönetmek çok daha zor olacak. Hesap sormak için, işi en az yapan kadar bilmek gerekecek. Bu da her bir bireyin, kişisel gelişimine gerçekten yatırım yapmasını gerektirecek. Ortalama (mediocre) bilgiyle kimse yeni dönemde var olamayacak.

Aidiyetin ortadan kalkacağı bir dönemde güvenlik. Bugün bile çalışanların erişebildiği bilgiler ciddi güvenlik riskleri oluştururken, bunu bir de herkes evdeyken korumaya çalışmak, yeni dönemin en büyük sorunlarından biri olacak. Zoom’daki toplantılar çalınıp rakiplere satılacak veya aile içi endüstri hırsızlıkları olacak.

Rekabet. Kurum içi rekabetin belli oranda yönetilebildiği sosyal temaslar ortadan kalkınca, yaptığınız işi nasıl yaptığınız, onu içeride nasıl sattığınızdan daha değerli olacak. Buna bir de, kurum dışından sahip olduğu yetenek ve bilgi ile ortalığı karıştırabilecek yeni rakipler eklenecek. Ekmek bu sefer hiç olmadığı kadar aslanın ağzında olacak.

Charles Darwin’in 1809’da söylediği bir sözle yazıyı bitirmek istiyorum:
“Hayatta kalan, türlerin en güçlüsü ya da en zeki olanı değil, değişime en duyarlı olanıdır.” 

Sosyal mesafe kuralına uyularak yapılan ilk protesto gösterisi, 19 Nisan 2020, Israil / Tomer Appelbaum

Burçin Ergünt
Yaratıcı Lider & İletişim Danışmanı.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.