Çerçeve değil, resim arıyorum

Hangimiz delirmedik ki bu pandemide? Tüm kuralların yıkıldığı bir 2 yıl geçirdik. Uzaktan çalışmaya alıştık, yeni normalleri zorladık ama hepimize çok da iyi gelmedi bu koşullar. Hatta pandemiden sonra kendiyle barışık olanların oranı iyice düştü. Peki yaratıcılıktan ne haber? Yaratıcılık bilimine biraz merak salmış biri olarak ben bu dönem birçok varsayımla doldurdum zihnimi.

Fikir mesleklerinde çalışan beyaz yakalılar için beyin de geliştirilmesi, sürekli çalıştırılması gereken bir kas. Bazen beynimiz için de PT (Personal Trainer) tutsak nasıl olur diye hayal kurmuyor değilim. Pandemide iyi hissetme oranı düştükçe daha da çok merak salar oldum fikir yaratmanın nöro-bilimine. Teorisine çok girmeden benim kendi çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum. 

  1. Her kaosun içinde biraz nefes almak gerekiyor. Beynin de biraz doğaya dönüp kendine zaman ayırmaya ihtiyacı var. Yaratıcı olmak için şehirden uzaklaşıp kendini yeşile bırakmak gerekiyormuş. Bir süre evin balkonuna bile çıkmayan ben, Stanford psikoloji bölümünden çıkan değerlendirmeler sonrası günde 15 dakika yeşil arası vermeye başladım. Oturduğum sitenin bir avantaja dönüşeceğini hiç düşünmemiştim. Sonuç: En üretken ve yaratıcı olduğum dönemlerden birine dönüştü pandemi.
  2. Öz farkındalığa sardım biraz. İnsanoğlunun beyni de kendisi gibi garip. Öyle bir çerçevesi var ki; inanç, tüm davranışlarını anlamlandırabiliyor. İnsan bile bile kendini kandırabiliyor. Hepimizin farkındalık dönemleri var. Arayışta olduğumuz, başkalarını mutlu etmek için kendimizden feragat ettiğimiz ve bilinçli olduğumuz dönemler. Kendimle baş başa kaldığım bu dönemde kendimi mutlu etmeyi önceliklendirmeye başladım. Ne kadar mutluysam etrafa da o mutluluğum yayıldı.
  3. Kırmızı çizgilerime kulak verdim. İş ve özel hayat dengesini iyice kaybettiğimiz WhatsApp’ın e-posta olduğu, brief saatlerinin anlamsızlaştığı gece 3’ün öğlen 14 sayıldığı sonsuz günlerden sonra ‘well being’e (esenliğime) özen göstermeye başladım. Bu da yaratıcılık kürümün vazgeçilmezlerinden oldu. Çünkü tükenmişlik sendromu yaşamanın ne kendime ne de ajansıma hiçbir faydası olmayacağını anladım.
  4. İnsani ihtiyaçlarımı tanımladım. Toplam 6 ihtiyaç varmış meğer. Herkesin önem verdiği önceliklendirdiği ilk 3 ihtiyaç her kararımızı değiştirebiliyormuş. Eğer bu 3 ihtiyaç karşılanırsa tüm hayallerimizden hedeflerimizden vazgeçebiliyormuşuz. Beynimiz, dopamin hormonu salgılayarak bizim kendi inandığımız bu 3 değere bağımlı olmamızı sağlıyormuş. Adeta bir uyuşturucu bağımlısı gibi dopamin bağımlısı olmuşuz. 

Meraklısı için bu 6 insani ihtiyaç: 

  1. Kesinlik 
  2. Belirsizlik/Çeşitlilik 
  3. Önem
  4. Bağ/Sevgi 
  5. Gelişme 
  6. Katkı

Benimkileri merak eden yazsın, arasın tartışalım. Etrafınızı da bu ihtiyaçlarınıza göre değerlendirdiğiniz zaman tüm yaratıcılık kriterleriniz değişiyor.

5. Bu kadar belirsizliğin içinde farklı tip yaratıcılar olduğunu fark ettim. Kimi kayıp, kimi birlikteliğe ihtiyaç duyuyor, kimi Zoom’dan katkısını hissetmediği için mutsuz, kimi gelişiyor muyum ben bu ajansta diye sorguluyor, kimi bir düzen arıyor ve asla bilemeyeceğimiz bu pandemi ne zaman bitecek sorusunun cevabına ihtiyaç duyuyor. 

Pandemide birçok kişi ekmek yapmaya, Playstation turnuvalarına, evde yapılması gereken tadilatlara sardı. Ben yaratıcılığa sardım. Bana iyi geldi. Bir title (unvan) değil, kendimi buldum.

Sami Basut

WPP Chief Entertainment Officer & AKQA İstanbul Executive Creative Director

 

 

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 112. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.