Amsterdam benim için doğru adres

Ogilvy Social.Lab Amsterdam Sanat Yönetmeni Olga Müstecaplıoğlu, yurt dışına taşınmaya nasıl karar verdiğini, 2020’de Hollanda’ya yerleşmesiyle nasıl zorluklar yaşadığını ve işinin onu nasıl iyileştirdiğini anlatıyor.

Tasarımcı dolu bir ailede tasarım ve sanatla iç içe büyüdüm. Çocukluğumun büyük bir bölümü Amerika’da geçti. Dolayısıyla tasarım ve yurt dışı konseptleri hep hayatımın bir parçasıydı. İstanbul’a temelli döndüğümüzde 15 yaşındaydım ve güzel sanatlarda okumak her zaman aklımın bir köşesindeydi. 2008’de Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Grafik Tasarım bölümüne girdim. Çok net hatırlıyorum MTV’de (o dönemler MTV hala izleniyordu) Adidas’ın ‘House Party’ ve ‘Street Party’ reklamları dönüyordu ve ne zaman televizyona çıksa ekrana kitlenip ‘bu işleri kimler yapıyorsa ben de büyüyünce yapmak istiyorum!’ diyordum kendime.

Üniversitenin üçüncü yılında Erasmus programı ile Viyana, Avusturya’ya gittim. Şans eseri bir sürü sınıf arkadaşım da farklı farklı ülkelerde Erasmus yapıyordu, böylece onların evlerinde kalıp düşük bütçeli bir Avrupa turu yapabildim ve her yere aşık oldum. Belki gerçekleri yansıtmasa da benim gözümde herkes aşırı rahat, mutlu ve çok “cool” gözüküyordu. Şehirleri dolaşırken sokaktaki tabelalardan, posterlerden, restoranlardaki menülerden grafik tasarıma verilen önemi buram buram hissedebiliyordum ve bunun bir parçası olmak istiyordum. Yurt dışına taşınmayı bu süreçte kafama koydum.

Hem tasarım yapmak hem de Adidas’ın reklamları gibi reklam kampanyalarında çalışmak istiyordum o yüzden mezun olunca reklam ajanslarına yöneldim ve böylece sanat yönetmenliği kariyerim başladı. Ogilvy, Rafineri ve TBWA\İstanbul gibi ajanslarda çalıştım. Çalışırken hep “vakti gelince yurt dışına giderim” fikri vardı. Hem Türkiye’de yaşamın giderek zorlaşması hem de uzun mesailer ve sancılı çalışma koşulları bu fikri iyice sabitleştirmişti kafamda.

Dünyanın geçirdiği en garip senelerden biri olan 2020’de, pandeminin ortasında, Ogilvy’de çalışmak için Amsterdam’a taşındım ve kendimi garip bir depresyonun içinde buldum.

Uzun yıllarımı yurt dışı ve eğlence hayali ile geçirdiğim için, her şeyin kapalı ve yasak olması, kısıtlamalar, ofise gidememek ve bu yüzden arkadaş edinememek, sürekli evde olmak, havanın bitmek bilmeyen bir şekilde yağmurlu olması gibi faktörler de buna sebep oldu diyebiliriz tabii. Ama bu sancılı sürecin sonunda tasarım yapmanın ve üretmenin ruhuma ne kadar iyi geldiğini fark ettim. 

Şu an Amsterdam’da neredeyse normale döndüğümüz için bu duygular geride kaldı. Artık çok net bir şekilde söyleyebilirim ki Amsterdam taşınmak için doğru bir adresmiş. Hollanda soğuk bir ülke ama insanları, yaşam stilleri, eğlence anlayışları bizim gibi. Hollandalılar’a fahri Akdenizli diyorum ben. 

Gelgelelim Türkiye ajansları/çalışma koşulları vs yurt dışı konusuna…

Sanırım ilk dikkatimi çeken planlama konusunda ne kadar titiz oldukları oldu. Sadece planlama yapmak için çalışan insanlar var. Herkesin kişisel takviminde, hangi projeyi, hangi günlerde, kaç saat çalışacağı çok net bir şekilde belirleniyor. Bu yüzden de mesaiye kalmak, konkur dönemi dışında pek yaşanan bir durum değil. Bazen kreatif sürece zaman sınırı koymak iyi gelmiyor, bütün günümü bir projeye harcamak istediğim oluyor ve takvimime sinir oluyorum ama mesai yapmamayı tercih ederim.

Fikir bulma sürecinde önemli olan kaliteli ve net 3-5 fikir bulabilmek, ölene kadar binlerce fikir ve alternatif çıkarmak değil. 
Bir de reklamcı olmak Türkiye’de olduğu kadar “cool” ve değişik bir meslek değil, hatta normal bile diyebiliriz.

Hiç alışık olmadığım bir sistem olarak sanat yönetmeni ve yazarlar dışında ajanslarda ‘designer’ diye bir kreatif grup daha var. Art’lar ve yazarlar fikir, konsept çalışırken designer’lar tüm tasarım işlerinden sorumlu oluyor. Tasarım yapmayı çok seven birisi olarak bu beni çok şaşırtmıştı çünkü Türkiye’de hem konsept bulmak hem de tasarım yapmak benim görevimdi. Biz grafik tasarımından mezun olunca sanat yönetmenliği yapıyoruz fakat Avrupa’da grafik tasarımdan mezun biri, ‘designer’ oluyor genellikle ve sanat yönetmenleri, reklamcılık bölümü mezunlarından seçiliyor. O yüzden özellikle sanat yönetmenleri için yurt dışına taşınırken bunu dikkate almalarını öneririm, reklam ajanslarında net bir ayrım var, hangi tarafa yönelmek istediğinizi bilmek lazım biraz.

İş hayatı ve özel hayat arasında da çok net bir ayrım var. Eğer konkur dönemi veya film yetiştirilen bir dönem değil ise 17.30 oldu mu laptoplar kapanıyor, bu saatten sonra kimse ne mesajlara ne e-posta’lara cevap veriyor. ‘Dışarıda hayat var, neden hala çalışıyorsun, yarın bakarız, hallederiz’ şeklinde bir yaklaşım var. Bu yaklaşım yüzünden de insanlar doğal olarak daha huzurlu ve her anlamda daha üretken çünkü bir şeyler yapmaya enerjileri kalıyor. Türkiye’de durum bunun tam tersiydi, ajans bütün hayatımı yaşadığım yerdi.

Bununla birlikte şunu not düşmeliyim, Türkiye’de çalıştığım dönemde ne kadar yorulsam da gerçekten çok eğlendim, sevdim, güzel projeler ürettim ve hala görüştüğüm yakın arkadaşlar edindim. Bana Türk ajansları hızlı çözüm bulmayı, pratik olmayı ve zor dönemlerde sakin olmayı öğretti, bu da yurt dışında çalışırken işime çok yaradı. 

Yurt dışına taşınmak isteyenler için çok beklememek, biraz gözü karartıp hareket etmek önemli. Zaman geçtikçe bu tarz büyük adımlar atmak daha zor oluyor.

Önceden bir arkadaşınızın ya da uzaktan da olsa sektörde çalışan, danışabileceğiniz, tanıdık insanların olduğu bir şehir tercih etmek güzel bir başlangıç olabilir. Geçişi daha yumuşak yaşamanızı sağlayabilir.

Kolay bir şey değil, kesinlikle çok zorlandığınız dönemler olacak ama sokağa çıktığınızda gülümseyen insanlar, güzel kafeler ve barlar, kolaylıkla ulaşabildiğiniz etkinlikler, konserler ve müzeleri görünce her şeyi unutacaksınız.

Bu yazı ilk kez Campaign Türkiye’nin 113. sayısında yayımlanmıştır.

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.